Başka Dünyanın Nimetleri

“Merhaba sevgili okuyucu;

Çalınmış büyük ateşten koparılmış minik kıvılcımlardır okuyacaklarınız.

Umarım içlerinden birkaçını kuluçkaya yatırıp büyük ateşe dönüştürebilirsiniz.”(s.7)

… diye seslenerek başlıyor Melih Ekener ilk kitabı “Başka Dünyanın Nimetleri”ne (2018, Sola Yayınları). Kitap küçük hikâyelerden oluşmuş olsa da, aslında yazarın tasvir ettiği gibi her bir öykü kendi içinde çok daha büyük bir dünyayı barındırıyor ve okuyucuyu her bir hikâyeyi durup anlamaya ve üzerinde derin düşünmeye davet ediyor. Dolayısıyla hem türü hem de sunuşu açısından Hristiyanlığın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlatan diğer kitaplar arasında da kendine özel bir yer ediniyor. Kitapta hikâyeler arasında kendinize göre bir ritmle ilerliyorsunuz. Kendinize göre, çünkü nerede durmak isteyeceğiniz, nerede size çarpan hikayeye kendi hikâyenizi ekleyip yeniden şekillendireceğiniz size kalıyor.

Kitapla birlikte çıkmış olduğunuz yolculuk boyunca tanıdık yüzlere rast gelmeniz mümkün. Mesela bazen bir çocukla birlikte cennet ve cehennemi düşleyip, şekillendirebiliyorsunuz (s.57). Bilgiyi keşfederken dünyanın bilgisizliğine tanık olup (s.67), inanç, bilim ve sanatı bir başka gözle görmeye başlıyorsunuz (s.69).  Çocuğun çocuk olmaktan çıkıp toprakla yüzleşmesine (s.71), Meryem’in İsa’yı dünyaya getirişine, Tanrı Oğlu’nun dünyadaki yerine göz atıyorsunuz (s.76). Kim bilir belki de yine aynı çocuk bu sefer bir öğrenci olarak devam ediyor hikâyeye… Öğretmeninden öğrenebileceği her şeyi içine çekmek üzere yola çıkıyor bu kez. Dünyadaki en büyük savaşın kimler arasında olduğunu anlatıyor bir öğretmen (s.109), bir başka öğretmen insanlığın uyanışının ya da belki de uykuya dalışının hikâyesini özetliyor öğrencisine (s.110). Bir başkası evreni keşfetmenin yöntemini verirken (s.121) bir diğeri de sonunda herkesin beklediği mutluluk ve özgürlüğün gerçek kaynağını gösteriyor (s.124). Bir ölümün ardından bize kalan yoksunluk hissidir ama öğretmen öğrencisine bir vasiyetle vedalaşırken, hayatının son dersini emanet ediyor (s.53).

Sonra ara ara bir adamla birlikte yolculuğa devam ediyorsunuz. Nereden ve nasıl bir akıl yürütmeyle eyleme geçer insan, hangi kararları verir hayatı için, anlık bir seçimle tüm yaşamı değişebilir mi kontrolsüzce, bu sefer o adamla anlamlandırmaya çalışıyorsunuz (s.9). Geçmiş ve geleceği sorgulayıp, bilmeye çalışıyorsunuz (s.16). Mutluluğu tanımlamaya geçiyorsunuz bir başka yerde. Gerçek bir tanımı var mıdır mutluluğun ya da akla gelebilecek tüm tahminleri tamamen alt üst eden bir tanımla mı kendini gösterir bilmek istiyorsunuz (s.40). Cennet ve cehennemi sorgulayan çocuk gibi belki de büyüyüp yeniden bakmak istiyorsunuz cennetin tanımına o adamla (s.42). Çünkü yaşamı bilmek istiyorsunuz aslında. Onu bilebilmek için bilimi bilmek istiyorsunuz; ama diğer yandan yaratılışın sahibine sırtınızı dönmeye meylediyorsunuz belki de (s.60).

Bu noktada bir başka bilinmezlik karşınıza çıkıyor: Tanrı’yı bilmek. Peki, Tanrı’yı bilmek ya da tam olarak bilmek mümkün mü? Bildiğimiz bizi nereye götürür, bu sefer bir teologla cevap bulmaya çıkıyorsunuz kitaptaki yolculuğunuzda (s.35). Tanrı’ya ulaşmak mümkün mü sorusu ulaşıyor bir anda din adamına. Tanrı o hep bize örnek verildiği gibi bir dağın tepesindeki bir güç mü yoksa yine yazarın kendine özgü tanımıyla bizim ilerleyişimize göre şekillenen yürüyen bir merdivenle yapılacak yolculuğun hikâyesinde mi gizli, örtüştürmeye çalışıyorsunuz (s.66).

Bir başka yerinde kitabın dedelere rast geliyorsunuz torunlarına aşkı anlatan… (s.46) İnsanın en vazgeçilmezi sevgiyi öne çıkarıyor da, yine adaleti sorgularken Tanrı’nın varlığına gönderme yapan ama ille de insanın çabasına da bakmaktan geri durmayan diyaloglara da öznelik ederken görüyorsunuz dedeyi (s.61-62). Ölüm ya da yaşam, cennet ya da cehennem? Bir tehdit altındayken nereye yüzünüzü dönersiniz? Peki, verdiğiniz kararlar ya da 3.şahısların etkileriyle şekillenen geçmişiniz Tanrı’nın ellerinde yeniden düzenlenebilir mi? Dedemiz en zor soruları cevaplamak ya da belki de sessizliğe esir olmak için duruyor bu sefer hikâyenin satırlarında (s.64, 70):

Zor ya da kolay ille de soru sormalı mı insan? İlle de gerekli midir cevap bulabilmek sorulara? Cesaret midir karanlığın aydınlığa çıkabilmesine sebep? (s.73) Kader mi özgür irade mi? Siz hangi taraftasınız? Kaderin kurbanı mı, iradenizin sorumlusu mu? (s.75)

Dedemiz belki şimdiye kadar hiçbir zaman tanımlamaya ihtiyaç duymadığınız ama insan ruhuna iyi geldiğini bildiğiniz bir eylemi açıklıyor sonra: sarılmak. Sarılmak dedenin sözlerinde yeni bir tanımlamayı üzerine alıyor bu sefer (s.77). Sonra bir anda denizin üzerinde yürümüş büyük balıkçıdan bahsediyor küçük çocuğa. Peki, bu balıkçıyı tanımak neye etki ederdi bilebilseydi insan? Sözünü duyabilseydi… (s.88) Şehirden uzakta ve dahi bir mağarada yaşayan bir dedeye konuk oluyorsunuz bir başka sefer de. Yaşadığı günümüz şehirlerinde insan koca koca yapılarıyla yeniden bir Babil derdine mi düşüyor, düşünüyorsunuz. Kendi gücünün ihtişamını o yüksek binaların içine gömüp ille de kendi gücüyle güçlenmeye devam eden insana bakıyorsunuz. Bir türlü akıllanmayı kendine seçmeyen insana… (s.90)

Bir dede ile torunun birbirlerinin içine geçmiş isimlerinde bütün bir yaşamı özetliyor sonra bir başka hikâye (s.96). Hemen bir bakışta yargılarken buluyorsunuz insanı, dış görüntüsünü ya da insanı dış görüntüsünden. Bir gencin dudaklarından hoyratça çıkacak sözler de bu anlamda hemen hazırda bekliyor: “Ne kadar yaşlanmışsın…”  O beyaz saçlar sadece yaş almakla değil, geçmişinde nice anıları da beraberinde taşıyarak mı getiriyor bugünlerine, görüyorsunuz (s.122).

Sonra bir başka kahramana denk geliyorsunuz: dervişe… Kim bilir belki de şu beyaz sakallı elinde ağaçtan bastonu olanına… Çocuk olsanız ve bu bilge adama bir soru sormak isteseniz ne olurdu diye düşünüyorsunuz. Neyi merak ederdiniz? Sonra yine yolunuz Tanrı’ya çıkıyor. Sorular geliyor ardından yine:

Tanrı insanla konuşur mu? Konuşsa insan bunu duyar mı? Duysa anlar mı ya da görse duyar mı? (s.20) Her şeyin bir yanılsama olduğunu düşünürse insan “gerçek” de bir yanılsamaya dönüşmez mi hemen? Gerçek nedir peki? (s.30) Acıyı nasıl tanımlar insan? Aslında nasıl deneyimler acıyı? Deneyimledikleri mi sebeptir acıya yoksa? (s.32) Ömrünüz boyunca sahip olabileceğiniz tek bir kıyafet tüm hayatınız, sizi tanımlayabilir mi?

Sorular devam ediyor yine:

Sizi yerden yere vurduğunu düşündüğünüz anı’ların, aslında sizi siz yapan an’lar olduğunu sadece tek bir elbiseyle tanımlayabilmek mümkün mü? (s.47) Dillere pelesenk olmuştur “özgürlük”. Düşüncede, eylemde… Gerçekte sizi kendine tutsak eden nedir? Nerede çizilir özgürlüğün sevinci, tutsaklığın sınırı? (s.98)

Kibrin(s.134-135), bir narın içinde kendine yuva bulmuş kurtçuğun, inatçı bir oğlağın hikayesine de rastlıyorsunuz (s24-25), keder ve mutluluğun aynı yerde buluştuğu gözyaşlarının hikayesine de (s.48)… Adeta birbirinin içine kapı açılmış tünellerden geçerek, keşif dolu bir yolculukla, yaşamın anlamını sorguladığınız ya da üzerinde düşündüğünüz birçok maceralara merakla uzanmak mümkün Başka Dünyanın Nimetleri’nde. Geçici olandan, kalıcı olanı keşfederek…

……

Bitmezsiniz Dünya nimetleri.

Ama boşsunuz sizler, nimetler

Var olduğunuza bile inancım yok.

Her bulduğumda yok olan

Her dokunduğumda eskiyen sizler…

Yoksunuz aslında.

Şimdi gözümü yeni nimetlere çevirdim.

Sizden olana değil ama.

Yeni nimetlere

Yeni dünya nimetlerine

Başka dünyanın nimetlerine. (s.91)

Serda Ayık Sez