Budala – Nietzsche ve Dostoyevski Karşı Karşıya

Ziya Meral’in “Budala” kitabı, 2011 yılında Kaknüs Yayınlarından çıkmış. Üç ana bölümden oluşan kitap, Nietzsche ve Dostoyevski’nin Meral’in kalemiyle bir şekilde karşı karşıya gelişlerinin hikayesi aslında. Onların kendilerine seçtikleri bir hedef ve o hedef üzerine kurdukları düşün dünyalarının mini bir çatışması. “Mini” demek gerçekten doğru bir tanım olur, çünkü meraklısı için daha fazlasını istetecek lezzette sunulmuş bir karşılaştırma.

Yazar ilk bölüme, Nietzcshe’nin, kitabın karşılaştırma olmasına sebep olan “budala” tanımını açıp, içine bakarak başlar. Nietzsche’nin bir delinin ağzından aktardığı, şu çok bilinen sözü “Tanrı öldü!” ifadesinin geldiği kitabından, Şen Bilim’den alıntılayarak… Burada asıl olan ise Nietzsche’nin bilinen cümlelerini yeniden aktarmak değil, onun gerçek amacını, yine onun düşüncelerinden okuyucuya sunmak olur.

“Tanrı ölmüş olmasına rağmen, gölgesi hala üzerimizde dolaşmaktaydı. İşte deli adamın dikkat çekmeye çalıştığı şey de bu tutarsızlık ve insanların etraflarını saran korkutucu ama bir o kadar da gebe boşluğu görmek veya kabul etmek istememeleriydi. En kısa zamanda bu gölge dağıtılmalı, insanlar ‘tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi’ için kolları sıvamalıydı.

 Nietzsche’nin üstlenmek istediği rol de buydu. İnsanları sarsarak uyandırmak, o cesur yeni  dünyaya geçmelerini sağlamak istiyordu. Ve bunun önündeki en büyük engel olan Tanrı inancı ve Hristiyanlık ortadan kalkmalıydı. ” (s.19)

Bu satırların biraz sonrasında ise Meral, Nietzsche’nin bu planını nasıl hayata geçirmeye çalıştığının ilk, ama kitaba adını veren önemli işaretini yine kendine has ifadesiyle aktarır okuyucuya.

“ ‘Yalnızca biz, biz özgür ruhlar neredeyse iki bin yıldır yanlış anlaşılan bir şeyi anlamak için geçerli ön koşullara sahibiz.’ der Nietzsche Hristiyanlığın temel sorununa, yani Hristiyanlar tarafından sürekli yanlış anlaşılan kurtarıcı sorununa saldırırken. Deccal’de Tanrı’ya karşı en güçlü silahını çekmektedir Nietzsche: İsa, beden almış Tanrı, Mesih değil de, bir budala’dır.” (s.21)

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı, “Budala”sı ve “Cinler”ini okuduktan sonra ona karşı yaşadığı hissi “akrabalık” olarak tanımlayan Nietzsche’nin, kendi düşüncesinin aksine, Dostoyevski’nin “budala”sına da göndermeler yapmış olsa dahi, bu tanımında Rus yazarla maalesef aynı potada olamadıkları gerçeği de, yine kedine Meral’in satırlarında yer bulur.

“Nietzsche’nin Dostoyevski’yi anlayışı iki sebepten eksiktir. İlk olarak, Nietzsche’nin akli çöküntüsünden önce, Dostoyevski’nin İsa üzerine olan düşüncelerinin en gelişmiş ve nihai halini içeren başyapıtı Karamazov Kardeşler’in ne Almanca ne de Fransızca çevirisi mevcuttu. Bu yüzden Nietzsche’nin bu eseri okuma fırsatı olmadı.

İkinci eksiklik ise, Nietzsche’nin Dostoyevski’nin yaşam öyküsünü bilmeyişi ve ünlü romanlarının dışında düşüncelerini açıkça ifade ettiği mektup ve makalelerini okuyamamış olmasıdır.

Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin hayat öyküsü ve roman dışı yazıları olmadan, sadece Budala’yı okuyan bir kişi, yazarın aktarmak istediklerini yanlış anlamaya veya yanlış yorumlamaya neredeyse mahkumdur.” (s.33-34)

Bununla birlikte, Nietzsche’nin Dostoyevski’yle bir çatışma mı, yoksa bir benzerlik mi içinde olduklarının, Dostoyevski açısından nasıl durduğunun gerçeği, kitabın ikinci bölümünün konusu olur.

“Dostoyevski’nin Tanrı ve gerçek ile boğuşması sonuna kadar devam etti. N.A.Fonziva’ya yazdığı meşhur mektubunda, şüphelerinin ve entelektüel bocalamalarının sonucunda inancının gelişmeye devam ettiğini söyler:

Kurtarıcıdan daha güzel, derin, çekici, mantıklı, insani ve mükemmel bir şey yoktur (…) Onun gibi bir başkasının daha olmamasının dışında, onun gibi bir kimse asla olamayacaktır da (…) Bir insan bana Mesih’in gerçeğin dışında olduğunu kanıtlasa ve hakikaten de gerçek bir Mesih’i dışarıda bırakıyor olsa bile, ben yine de gerçek yerine Mesih’in yanında olmayı seçerim.”(s.45)

Tam bu yerde durulduğunda Dostoyevski’nin Mesih’e olan bağlılığının, Nietzsche’nin O’nu neredeyse aşağılayan yaklaşımının yanında maalesef benzer bir dokuda olmadığının çok açık ifadesidir. Nietzsche’nin, kendi güçlerini kullanmayan, alçak gönüllükle kendisinden istenileni yerine getiren “hizmetkar”a bakışı, kendi düşündüğü gibi Dostoyevski’de “budala” olarak hor görülecek bir yerde değildir. Nietzsche’nin bu aptallık ölçüsündeki sessizliğe karşı insandan beklediği ise, tam da Tanrı’yı öldürdüğü yerde durur.

“Böyle bir Tanrı’nın izlenmesinin sonucu çürümedir. Tanrı’nın sahip olmamızı istediği özelliklerin hepsi –acıma, alçak gönüllülük, boyun eğme- Übermensch’in (üstün adam) bütün ideallerin zıddıdır.

İnsanlığın asıl ihtiyacı olan üstün-insan figürü Nietzsche’nin Tanrı ‘hastalığına’ karşı sunduğu panzehirdir. Üstün insan doğrudan doğruya tek bir insanı ifade etmemektedir.

Üstün-insan bir konumdur: İnsanların Tanrı’nın ölümü ile yüzleşip yaşamı tüm çıplaklığı ve karanlığıyla kucaklayacakları, iyinin ve kötünün ötesine geçip, iradeleri üzerinde hakimiyet sağlayacakları ve ne kadar zor olursa olsun kendilerinin yaratıcısı olacakları gelecektir.” (s.72)

       Okuyucu için hiç de yabancı olmayan bu “gelecek” betimlemesi, bugün de insanı yücelten, tanrısallaştıran, ısıtıp ısıtıp getirilen, her türlü medya silahı ile insanlara korkusuzca çekilen ve bu küstah çıkışı ve maalesef her seferinde yeniden yeni bir yemmiş gibi yutan insanın acizliğinin önemli bir hatırlatıcısı olur Meral satırlarında.  Dostoyevski’nin “budala”sı da, insanın kendini bilge sayarak ya da kendine atfettiği yüceliğe karşılık, üstün-insanın görmek ve duymak istemeyeceği bir portre olarak karşımıza dikiliverir.

“Dostoyevski için budalanın tipi, kendini bilge sayan ama aslında akılsız olan bir toplumun değerlerinin tersine çevrilmesidir. Kutsal Deliler geleneği içinde anlaşıldığında, budala, zihinsel bir engel değil, toplumu yargılayan bir zıtlıktır.

Bu yüzden ‘budala’ kelimesi Dostoyevski için bir aşağılama değil, çağdaş dünyanın değerlerine karşı üstünlüktür. Budalalık, değerleri ve yaşamı yüzünden farklı olana, dışındaki toplum tarafından verilmiş bir lakaptır; Nietzsche’nin kullandığı gibi biyolojik ve psikolojik bir rahatsızlık değil.” (s.76)

Görüşün karşıt kısmını oluşturan düşünceler yazarın kaleminde yukarıdaki satırlarla yerini bulsa da, bu iki dev adamın, yazarın da dile getirdiği gibi, kendi içinde bulundukları zamanın “tutarsızlığını, ruhsuzluğunu” görmeleri, yola çıkış amacı olarak benzer nitelik taşır. Fakat yine bir şekilde her ikisi için de eleştirel yanlar da bulunur ve Meral bunları da aktararak kitabı eksiksiz bırakmamak konusundaki isteğini yerine getirir.

Nietzsche ve Dostoyevski’yi aynı yerde izleme keyfi bir yanda, onları daha çok   tanımak ve bilmek isteği ile doluyken üstelik, diğer yanda belki de üzerinde çokça düşüneceği o önemli mesajı, kitaptan ayrılmadan hemen önce okuyucunun eline tutuşturuverir Ziya Meral.

Budala romanının bize bu çağda sunduğu en önemli mesaj; güç, kontrol ve hüküm yerine, sevmeyi ve güzelliği seçen insanların “zeki” kitlelerce “aptal” olarak görüleceği, ama aslında bu aptallığın tek umudumuz olduğudur.” (s.90)

Serda Ayık Sez