Hamlet Olmak – Yaşamak ya da Ölmek

Shakespeare’in eserlerini incelemeye devam ettiğimiz bu yazımızda, Macbeth’den ayrılıp Hamlet’e gözlerimizi çeviriyoruz. Aslında Shakespeare’in trajik kahramanlarından biri olan Hamlet, bu yanıyla Macbeth’in ikiz kardeşi gibidir biraz. İkisi de delice inandıkları kaderin onları mahkûm ettiği dramatik sona doğru gitmekten yakalarını kurtaramaz. Hamlet, babasını zehirleyerek öldüren, üstelik sadece bununla da kalmayıp annesiyle evlenip, ülkenin başına kral olan amcasının tüm kötü işlerinin bilinmesini sağlama, amcasını öldürerek aslında babasının intikamının yanında annesine duyduğu öfkenin de acısını çıkarma telaşındadır.

Mücadele ettikleri konular açsından birbirlerinden her ne kadar ayrılsalar da yine iyi ve kötünün birbiri içine girdiği, anlamlarının kaybolduğu ya da her iki kavramın da ona bakan gözlerle şekillendiğini ifade eden benzer diyaloglarda buluşurlar.

“Size göre hava hoş öyleyse. Zaten dünya ne iyidir ne kötü, düşüncenize bağlıdır iyilik kötülük. Bana göre dünya zindan.” (s.63)

Macbeth kaderi tamamen kendi hırslarına yenik düşüp, eylemlerinin kararı içinde kaybolmak için kullanırken, Hamlet ise kendi boyunu çoktan aşan bir sorumluluğun altına atmak için öne sürer bu sefer kaderi.

“Çığırından çıkmış bir zaman bu. Ey kör talihim benim! Bana düşmez olaydı dünyayı düzletmek.” (s.45)

            Oysa Hamlet’in içini yiyip bitiren intikam ateşini bir yana bırakırsak, o haksızlıkla elinden alınmış olan koca bir ülkenin krallığını değil; ama koca bir huzuru içine çekebileceği bir hayatın özlemini yüreğinde taşır.

“Yok vallahi! Bir fındık kabuğu içinde bile kainatın kralı sayabilirim kendimi… gördüğüm kötü rüyalar olmasa.” (s.63)

Babasının kederi ve hayatına yapılmış kasıtlı saldırı Hamlet’in midesini bulandıran bir düzenbazlık ve soğukkanlılıkla işlenmiş bir cinayettir. Üzeri bambaşka bir kutlama ile örtülecek kadar ikiyüzlüdür üstelik. “Cenaze sofrasında sıcak yenen yemekler, Düğün sofrasında soğuk verildi.” (s.22) Ortalıkta bu kadar acı ve kötülük varken Hamlet için yüreğinin ihtiyacı olan huzuru görmek çok uzaktadır artık. Aksine bu yaşam huzuru bulabileceği bir çatı değildir de her şeyi nihayetlendirerek kurtulabileceği bir işkenceden ibarettir. Bir yerde bir  şekilde çekilmelidir fişi. Uyku gibi, ölüm gibi…

“Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,

Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!

Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa

Kendi kendini öldürmesini insanın!

Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bunaltıcı, ne berbat,

Ne tatsız, ne iğrenç!…” (s.20)

            Tüm olup bitenleri,  gerçeğin kendisini ancak ortalıkta dolandığı söylenen babasının hayaleti ile yapacağı konuşma belirleyecektir. Fakat arkadaşları korku içindedir ve aynı sebeple Hamlet’i de uyarırlar. Bu uyarı Hamlet için çok da bağlayıcı değildir. Kaybolan umudu, yaşama sevinci onu hayatını olası bir tehlikeye atmak konusunda ve her seferinde daha da cesaretlenmesine sebep olur. Zaten ölüm eğer özgürlükse onu karşılamaya da çoktan hazırdır.

“Neden? Ne var korkacak?

Hayatım bir topluiğne bile etmez gözümde

Ruhumsa, ölümsüzdür madem onunki gibi,

Ne yapabilir ruhuma? Çağırıyor yine. Gideceğim.” (s.35)

Kendi hayatını sonlandırmanın Tanrı önünde onaylanmayacağının gayet iyi farkında olan Hamlet konu amcasından intikam almak olduğunda adeta sağırlaşır. Malumdur ki kader ona bu payeyi vermiştir. Öyle ki annesine duyduğu öfkeyi, alçakça yapılmış bir kötülüğü yatıştıracak intikam planları yaparken bir başka hayatı sonlandırma düşüncesi kabul edilebilir gelir Hamlet’e… Hatta bu görev öyle mutlak hale gelir ki kendi içine sığamaz olur. Her eylemsizliğinde kendi kendini cezaya mahkûm eden acımasız bir yargıç gibi vicdanının sesiyle kahrolur. Çaresiz ve delice etrafından bekler bu konuda kendisine yapılacak yardımı. Birinin gelip onun aklından geçen tüm düşünceleri eyleme dökmesine destek çıkmasını, teşvik ve güç olmasını… Her eylemsizliğinde acizliğini, ikiyüzlülüğünü, korkaklığını yüzüne vura vura biri bunu ona yapsın ister. 

“Bense ne yapıyorum, ben? 

Ben uyuşuk, ben pısırık, aşağılık herif,

Bulutlarda sürüyor, dalga geçiyorum,

Ne yapacağımı bilmeden, ağzımı açmadan, açamadan.

Oysa koca bir kral var ortada,

Tacıma tahtına, güzelim canına,

Kahpece, kalleşçe kıyılmış bir kral!

Korkağın biri miyim yoksa ben?

Alçak diyen biri yok mu bana?

Bir tepeleyen yok mu beni?

Yok mu biri sakalımı koparıp yüzüme çalan,

Yok mu biri gelsin çeksin burnumdan,

Tıksın yalanlarımı boğazımdan içeri ciğerlerime.

Yok mu bana yapacak biri, yok mu?

Yapsın razıyım! Karşı koyamam ki zaten,

Güvercin yüreklinin biriyim!” (s.74)

Kendini eyleme geçirecek o anı, o kişiyi, o iç kuvveti ister ve bir güvercin ürkekliğinde, karşı koymayacak kadar da çaresiz hisseder. Kader ona büyük bir yük bırakmıştır ve ona düşense bu yüke boyun eğip ondan istenileni yerine getirmektir. İradesi, gücü, imkânı olsa da, çok fazla ölçüp biçmekten, kılı kırk yaran duraklamasından yorgun düşmüştür. Yorgundur, çünkü devam etmek konusunda herhangi bir umudu, bu yaşamdan hiçbir beklentisi kalmamıştır artık.

“Gerçekten öyle karardı ki içim, dünya, bu güzelim yapı, çorak bir kayalığa döndü gözümde. Hava, o canım başörtüsü dünyanın, şu cömert gök kubbeye bakın, bu yüce tavan altın parıltılarıyla bir şey değil benim için, pis, hastalıklı kokular birikintisinden başka bir şey değil.” (s.65)

Shakespeare her ne kadar Rönesans’sın getirdiği yüceltilmiş insan kavramını oyununa dâhil etmiş olsa da, aslında diğer bir yandan Tanrı’nın varoluşsal açıdan insana yüklediği değeri Hamlet’in sözleriyle yerine teslim eder. Yine aynı anda onun günahkâr doğasını da eklemekten geri durmaz.  

 İnsan, ne yaman bir yapı insan! Akıl gücüyle ne soylu bir varlık! Düşünme yetenekleri ne sonsuz! Duruşu, kımıldanışı ne anlamlı, ne güzel! Ne melekçe davranışları, ne tanrıca kavrayışları var! Evrenin gözbebeği insan, canlıların baş tacı! Ama benim için nedir insan, bu özü toz yaratık?” (s.65)

            Yazar, insanın günahkâr doğasını o kadar güzel betimler ki; herkesin içinde taşıdığı iyiliğin kötülükle uyumundan, yin-yang dengesinden çok daha ötesini kapsadığını gösterir. Takiyettin Mengüşoğlu’nun insanın “disharmonik”[1] yani uyumsuz doğasının, onu başarıya götürmekten ya da kendini geliştirmekten, gerçekleştirmekten çok uzakta durmaktadır bu iki çelişkili olgu. Yaratılışında insana bahşedilen ve nereye konumlandıracağını bir türlü bilemediği özgür iradesi bir anda bambaşka şekle dönüşür. Bu hiç de öyle masumane bir denge durumu değildir. İnsan kendisi için iyi olanı elinin tersiyle iterek, kendini karanlığa sürükleyecek olana gitme tutkusuyla yanıp tutuşur. Ona verilen bu en değerli yetiyi düpedüz eline yüzüne bulaştırarak amacından çok uzakta kullanmayı seçer.

“Ama, sağlam insan nasıl, cenneti de verseler,

Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını,

Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,

Bıkar göklerdeki yatağından,

Can atar iğrenç pisliklere…” (s.39)

            İnsan ellerinde tuttuğu dünyanın içinde kaybolmuştur artık. Nereye ait olduğunu bilmeden savrularak ilerler. Hayat ayaklarının altından kayıp gider ve o yakalamak istedikçe daha da uzaklaşır. Her yakaladığını düşündüğünde de sivri bir köşeyle burun buruna gelir. Yara alır, ilerler, yara alır, yine ilerler… Savaşmaya, mücadele etmeye kâh kendini zorlar, kâh bunun olması gerektiğine kendini ikna eder. Ta ki tüm mücadelesinde umudunu yitirerek güçsüzlüğe teslim olup, bir köşede yığılıp kalana kadar. Bu hayatta hiçbir şeyin sorumlusu olmak istemez, çünkü bu hayatta olmak istemez. Sonunda, vazgeçer… 

“Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter! Demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,

Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!

Çünkü, o ölüm uykularında,

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,

Sevgisinin kepaze edilmesine,

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimi belalara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanı?” (s.78-79)

Varoluşsal kaygının en özel iç hesaplaşma örneğidir Hamlet’in bu ünlü tiradı. Sadece bu hayata dair değil; ama bu hayattan sonra başımıza gelecekler konusunda da her insanın zaman zaman içine düştüğü bir hesaplaşmaya girer Hamlet. Aslında neredeyse onun için her iki taraf da pek umut vaat eder gibi durmaz. Bu hayatın çirkinliğine çoktan ikna olmuştur, ama ölümden sonraki yaşamın bu dünyada da kendine esir eden düşüncelerle yine benzer bir köleliğe götürmesinden korkar.

“Ey düşüncem, bundan böyle ya kana boyan,

Ya da beş para etmediğine yan.” (s.125)

            Hamlet için önünde sadece iki seçenek vardır: ya kaderin hakkını teslim edip ondan beklenileni yerine getirecektir ya da soluğu tükenene kadar bu eylemsizliği yüzünden kendini tüketerek yaşayacaktır. Peki, günün sonunda siz neyi seçeceksiniz? Adına kader diyerek olanlara ya da yaptıklarınıza kılıf uydurmayı mı, Tanrı rolüne soyunmayı mı, inanç diyerek körü körüne bağlanmayı mı, yoksa burnunuzun ucundaki gerçeği görmeyi mi? Bu hayatın zor koşullarına karşı sizin dayanak noktanız ne olacak? Vazgeçmemek, ayakta kalabilmek, büyüyebilmek, gelişebilmek, değişebilmek, direnebilmek, ilerleyebilmek, çoğu zaman teslim olabilmek; ama hep güvenebilmek için…  

Serda Ayık Sez


[1] İnsan Felsefesi, Takiyettin Mengüşoğlu, Doğu-Batı Yayınları, s.451