İnsan Tanrısız Yaşabilir Mi? 3.Bölüm

2.Kısım: Hayata Anlam Katan Nedir?

            Ravi Zacharias kitabın 1.kısmını Tanrısız bir sonuca ulaşmanın mümkün olmayacağının altını çizdiği hayatta anlam arayışı konusuna girişip yaparak bitirmişti. Yaratılış şeklimize atfettiklerimiz, aynı şekilde bizim değerimizi de tam olarak belirleyecek unsurlardır. Dolayısıyla bu anlamı bulma isteğimiz aynı zamanda Tanrı’ya vereceğimiz cevapla da ilişkilidir: Ya O’nunla ya da O’nsuz.

            Yazar 2.kısımda da hayatın anlamı konusunu derinlemesine incelemeye devam ediyor.

Bilme İlimi ve Yaşama Sanatı

1.Kısımda olduğu gibi yazar bu bölüme de yine bir alıntı ile başlar. Naziler tarafından hapiste tutulan Dietrich Bonhoeffer’in şiirinde kendisini didik didik ettiği soruyla okuyucuyu baş başa bırakır. Hayatta bir anlam arayışının içinde insanın yöneltebileceği bu sarsıcı soru, bilinmezi ortaya çıkarma uğraşısıdır. İnsan bilinmezlik içinde kalmak istemez, çünkü korkar. Anlam arayışında da cebinde sürekli bir “ne” sorusunu taşır. Fakat konu sadece “ne” sorusu ile sınırlı kalmaz. Konunun diğer yanında bizim insan olarak değerimiz durmaktadır. Bu da bizi “neden” sorusuna götürür. Böylece aslında hayatın ne olduğu ve neden yaratıldığımız sorularının yanıtı birbirine sıkı sıkıya bağlanır.

            “Hayatın “ne” olduğu ve “neden” olduğu, herkesin varsayımlarında birbirine ayrılmaz biçimde bağlıdır.  Bu böyle olmak zorundadır. Hayatın “ne” olduğu, ancak bir kimse hayatın “neden” olduğu hakkında sonuca vardıktan sonra tanımlanmış hale gelir. Eğer Tanrı’nın yarattığı bir varlıksam, o zaman hayat kutsal sayılmalıdır. Ama sırf bir tesadüf eseriysem, hayatın kendisi tek kullanımlık olduğu için bedenin kutsallığı bozulabilir.” (s.92)

            Birçok toplumda gördüğümüz gibi aslında insan hayatın anlamı söz konusu olduğunda iki şeyi öne çıkarır. Mutluluk ve sevgi. Öncelikli olarak mutluluğu ele aldığımızda belki de insanı en çok hayal kırıklığına uğratan konuyu da ele alacağız demektir. Mutluluk, haz, belki de bu hayatı anlamlandırmak konusunda aciz kaldığımızda tutunduğumuz unsurlardır. Kendimizi, bu anlam arayışı içinde bu unsurlar doğrultusunda, ne kadar kaybedersek başıboş halde zevklerin içinde kaybolma ihtimalimiz yükselebilir. Bir süre sonra bu doygunluk hissi ya da bu kapanmayan, dolmayan tatminsizlik de artık hayatın tamamen tadını yitirdiği yerde o tada aslında hiç ulaşamadığının birincil göstergesi haline gelir. Bu boşluk sorunu hayatın anlamını sevgi olarak gören için de bir iltimas geçmez. Yazar sevgi konusundaki nihai ihtiyacımızı D.H. Lawrence’den yaptığı bir alıntı ile açıklar.

            “Yaşadığımız boşluk sorununun kökünde sevginin olduğunu söyleyerek kendimizi avutmak isteriz. Size şunu söylemek istiyorum ki, böyle bir şey yoktur. Sevgi sadece bu sorunun dallarıdır. Sorunun kökü sevginin ötesine geçer. Bu tam bir yalıtımdır. Yalıtılmış bir insan ilişki kurup kaynaşamaz, bunu asla yapamaz. Söylediğim doğrudur. Benim içimde ve sizin içinizde sevgiden daha öte, yıldızların kapsamından daha öte bir varlık bulunur. Nasıl ki bazı yıldızlar bizim görüş alanımızın ötesindelerse, bizim arayışımız da sevginin kapsamının ötesindedir. En azından sorunun kökünde, sevginin ötesine geçmek olduğunu düşünüyorum.” (s.95)

            Aslında bu dünyaya ait olan sevgiyi tek çare olarak gören zihniyet belki de yine en büyük hayal kırıklığını da aynı sevgi üzerinden yaşar. Bu hayal kırıklığıyla da ebedi bir yalnızlığın içine sürüklenmekten kurtulamaz. İşte o yalnızlık duygusudur ki insanın kendini önemsiz, değersiz hissettirecektir. Bu hayatın tüm albenisini elinden alıp onu bir kenara fırlatıp atacak ve belki de tek sahip olduğu o parıltıdan yoksun oluşunu yüzüne vuracaktır. Her seferinde yeni bir umut ile denese de sonunda pes ettiğinde belki de neden bazı insanların hayatlarını sonlandırarak kısa yolu seçtiklerini anlayamayacaktır. Fakat yalnızlık hissi belki de insanı derinden sarsan en önemli olgu olarak insanın karşısında durmaktadır. Yazar bu sefer Thomas Wolfe‘dan bir alıntı ile yalnızlığın tarifini ve hayat üzerindeki tahrifini yapar.

            “Yalnız bir insanın bütün bilmesi gereken bu berbat şüphe, çaresizlik ve ruhun kasvetli karmaşasıdır; çünkü kendisi için yarattığı dışında hiçbir imaja bağlanmamıştır. Kendi gözleriyle ve beyniyle topladığı dışında hiçbir bilgi onu cesaretlendirmemiştir. Hiç kimse tarafından desteklenmemiş, sevindirilmemiş, yardım gösterilmemiştir. Hiçbir inanç onu ferahlatmamıştır. Kendisi dışında hiç kimseye inancı yoktur ve bu inanç sıklıkla onu terk etmiş, sarsılmış ve güçsüzlükle dolu bir halde bırakmıştır. Bu durumda yaşamının hiçbir işe yaramadığını düşünür. Harap olmuş, kaybolmuş ve kurtarılamaz durumda olduğunu düşünür. Ve o sabah, yeni başlangıçlar vaat eden o parlak ve ışıltılı sabah, bir daha asla eskiden olduğu gibi yeryüzüne doğmayacaktır.” (s.96)

            Kitabın bu bölümü, yaşamımızı dönemlere bölerek tasarladığı yolculukla oldukça ilginç bir anlam arayışına davetle kapanır.

            “Biz kendi amacımızı göz önünde bulundurarak hayatı dört aşamaya ayıralım: Çocukluk, ergenlik, genç yetişkinlik ve olgunluk. Ve bu bağlamda, her aşamada hayata ilişkin anlamın nasıl arandığını, bulunduğunu ve bazen de kaybedildiğini gösterip açıklayalım.” (s.100)

Cazibenin Romantizmi

Çocukluk dönemi ile ilgili, dönemin taşıdığı kendine has özellikleri olan zevk alma, hayret ve merak duyma olgularını ele alır bu defa yazar. Bu üç özelliği de çok iyi bildiğimiz bir kaynağın içine yerleştirir. Masallar… Fakat masalları tek başına değil; ama C.K. Chesterton’un kaleminden üç başlık eşliğinde inceler.

“İlk unsur, her öykünün başlıca dersi olarak gün yüzüne çıkan bir ahlak ilkesidir. (Aslında, ahlak sözcüğü bugünkü anlamını ilk olarak bu tür edebiyat eserlerinde kazanmıştır.)Bu ilkeler, hayatın ihlal edilemez nitelikteki bazı erdemlerini kazandırmayı amaçlar.

İkinci unsur, çok belirgin ve de değiştirilmesi olanaksız bir koşuldur. Bu koşul pazarlığa tabi değildir. Her zaman açıklanmaz; hatta savunulmaz. Koşul sadece belirtilir: ”Eğer şu veya bu şekilde karşılık vermezsen şu veya bu olursun.”

Üçüncü unsur daha da varsayımsaldır. Kendisine koşul bildirilen kişi asla, “Nasıl olur?” demez. Koşul hiç itirazsız kabul edilir.” (s.103-104)

Masallarda koşul hiç itirazsız kabul edilir ve kahramanın kendinden daha üstün bir zekâya kendini teslimiyeti söz konusudur. Masal dünyasından çıkıp, gerçek dünyaya geçtiğimizde teslimiyet söz konusu olmadığı gibi aynı zamanda her şeyi bilmek için kendimizi sınırın ötesine geçme konusunda da zorlarız. Haddimizi aşmak kaderimiz olarak hep karşımıza çıkar.

İnsanın kendisine verilmediğini düşündüğü tüm gizemlerin cevaplarını aslında bizzat yaşayacak ayrıcalığa sahip olduğunu; ama her şeyi olduğu gibi bunu da basmakalıp hale getirdiği yazarın eleştirisinde kendine düşen payı alır. Her şeyi bilme zorunluluğumuz yoktur. Her duruma karşı verilecek cevabımız da olmayabilir. Bazen kendimizi köşeye de sıkışmış hissedebiliriz. Tıpkı Eyüp gibi… Sorularımız yanıtsız kalabilir. Alacağımızı düşündüğümüz yanıtlar da bize yetersiz gelebilir. Başına gelen onca olay ve sonu gelmez sorularına rağmen acaba Tanrı Eyüp’e konuşurken neyi hedeflemiştir?

“Tanrı’nın burada iki yönlü bir amacı olduğunu öne sürmek istiyorum. İlk amaç, Eyüp’ün insanoğlunun sınırlarının farkına varmasını sağlamaktı. Kendimizi, kısıtlı akıllarımızın her şeyi bilebileceğine ve hatta bilmesi gerektiğine inandırarak kandırırız. Ama Tanrı’nın yanıtı şudur: “Hayır, bilmiyorsun ve bilemezsin. Dahası, etrafındaki akıl erdiremediğin gizemli şeyler, hayrete kapılmaya ihtiyacın olduğu için var.”

Ama Tanrı’nın Eyüp’le ilgili ikinci bir amacı daha vardı ve bizim de buna dikkat etmemiz gerekir. Çünkü çağdaş insanın, tarihteki atalarından farklı ve de her zamankinden çok olarak kendini fakirleştirdiği husus budur. Tanrı Eyüp’ü dünyanın egemen ve  iyi olan Tanrı’nın eseri olduğu yönündeki değişmez inancının da içinde bulunduğu kesin inançlarına başvurmaya yönlendirir. “Eğer bu evrenin sahibi olduğumu kabul ediyorsan ve evrenin hem muhteşemliğinin hem gizeminin farkındaysan, neden seni bu zorluktan da çıkaracağıma güvenmiyorsun? “Eyüp Tanrı’nın evrenin yaratıcısı olduğu inancına dayanarak, O’nun koruyucu olduğuna da güvenebilirdi.

Tanrı’nın sorusunun, evrenin kökeni hakkındaki bilmeceyi laboratuvar gereçleriyle çözdüğünü düşünen günümüzün çağdaş ve bilge insanına tamamen ilgisiz göründüğünü nokta budur. Zaman artı madde artı tesadüf şeklindeki cüretkar kuram, kendinden emin şekilde benimsenmiştir. Her şeyi bilen Tanrı’yı işaret eden evren karşısında duyulan şaşkınlıktan vazgeçilmesini, tüm ahlak ilkelerinin dışlanması izler…” (s.106)

Peki, ama yazarın özellikle üzerinde durduğu bu hayret hissinin kaybı neye sebep olur? Neden önemlidir bu his? Bu etkileri üçe ayırır.

“Birincisi, tüm yaşam kaçınılmaz olarak basite indirgenecek ve nihayetinde her şey kimyasal ve moleküllerden ibaret hale gelecektir. Bu indirgemenin etkileri toplumdaki bireyler arası ilişkilere yansıyacaktır.

İkincisi, hayret hissi yitirildiğinde bunun doğal sonucu olarak minnettarlık da ortada kaybolur. Çünkü kendisine minnettar olunacak birisi yoktur. Evren “öylesine var olduğu” gibi, bizler de “öylesine buradayızdır.”

Bu bizi, hayret hissi yitirildiğinde ortaya çıkan üçüncü sonuca götürmektedir. Hayret hissinin yitirilmesi yalnızca indirgenmeye ve minnettarlığın kaybedilmesine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda boşluğa doğru kaçınılmaz bir sürüklenişe neden olur. Özellikle şimdiki nesle baktığımda şunu görüyorum ki, son derece gelişmiş oyuncaklara sahip olmalarına rağmen her oyuncak onlarda bir öncekinden daha kısa süreli heyecan yaratmaktadır.” (s.112-115)

Hayretimiz önlemez şekilde giderek azalır. Bununla beraber yüreklerimizde doldurulamayacak olan bir boşlukla da karşı karşıya kalırız. Bu boşluğu kapatacak kadar yüce bir varlığa olan ihtiyacımız da kendiliğinden ortaya çıkar. Bu ihtiyaç her seferinde bizi bambaşka şekillerde hayrete düşüren bir ilişkinin içinde gizlidir. İçinde yaşadığımız dünyaya rağmen mucizenin elinden tutmamız çok da uzak değildir.

“Bu mucizeyi nerede bulacaksınız? Sevgili dostlarım, size şunu demek istiyorum ki, bu mucize iddialarda ya da sırf inançta değildir. Hatta onu kilisede bile bulamazsınız. Tecrübelerimize anlam kazandıran bir ipucu  vardır; ve bu ipucu, ilişkilerde yatmaktadır. Kutsal Kitap, tarihin en önemli öğesinin Mesih’in kendisi olduğunu söyler. Mesih’le ilişki kurduğunuzda, hiç sona ermeyecek bir mucizeye kavuşacaksınız. Tarihçi Lecky, tarihteki hiç kimsenin toplumun ahlaksal örgüsünde İsa Mesih kadar büyük bir etki yaratmadığını bizlere hatırlatır. Mucize peşindeki arayışımızın yanıtı, İsa Mesih’le kurulacak bir ilişkide yatmaktadır. İsa Mesih hayal gücünün ötesine geçmiş ve bize gerçeği göstermiştir.” (s.118)

İncleme: Serda Ayık Sez