İnsan Tanrısız Yaşayabilir Mi? 4.Bölüm

Bir önceki bölümde Ravi Zacharias’ın İnsan Tanrısız Yaşabilir mi? Kitabının 2.kısımında insanın bu dünyada hem kendi değeri ile hem de hayatın anlamı ile ilgili sorularını cevaplama ihtiyacına bakışını ele almıştık. Çocukluğumuza geri dönmüş hayret hissinin aslında bir insan için ne kadar kıymetli olduğunu görmüştük. Büyüdükçe kaybedilen bu hisle birlikte hayatı çok basite indirgediğimizi, minnettarlığımızı kaybettiğimizi ve sonunda da büyük bir boşluğa doğru kaydığımızı görmüştük. Bu yazımızda da yine kitabın 2.kısmını incelemeye devam ediyoruz.

Gerçek: Tehlikedeki Türler  

Çocukluk yılları geçince hayret hissi hayal dünyasına eşlik eder. Fakat insan büyüdükçe sadece hayret hissini kaybetmekle kalmaz; ama o hayal dünyasından da kendini çıkarır. İşte kendini çıkardığı o noktada artık gerçek hayatta bir anlam arayışı içine girer. Yazarın dört kalemde belirttiği bu arayış çoğu insanın er ya da geç içine düşeceği soruların başını çeker.

Köken, nereden geliyorum?

Anlam, hayatın anlamı ne?

Ahlak, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nereden bileceğim?

Yazgı, ölümden sonra ne var?

            Yazar tüm bu soruların yanıtını ancak hakikat aracılığıyla ulaşılabileceğini söyler. Fakat onca ikiyüzlülüğün varlığına rağmen insan gerçekten bir hakikat bulabilir mi? Kendini kullanılmaktan koruyabilir mi? Gerçek nerededir? Tüm bu soruların cevabını, ikiyüzlülüğe, kullanılmaya tanıklık etmiş olan gazeteci Malcolm Muggeridge’nin sözünden alıntı yaparak yanıt verir. “Ölümsüz olan Tanrı değil, gerçeğin kendisidir” diyen gazeteci sözlerine şöyle devam eder:

            “Dağları yırtan ve kayaları ufalayan rüzgarda değil; onu izleyen depremde değil; depremi izleyen yangının alevlerinde değil; hafif ve sakin bir sestedir. Lastiklerin tiz seslerinde veya frenlerin sürtünme sesinde de değildir; jetlerin gürültüsünde veya sirenlerin ötüşünde; trombonların bağırtısında, davulların tıkırtısında ya da gösterilerdeki şarkı tınılarında da değildir. Yine, o hafif ve de sakin sestedir –elbette onu yakalayabilirsek.” (s.123)

            Gerçeği bulma yolculuğumuzda kolaylıkla farklı kuramlara yönelebiliriz. Fakat esas konu insanın asli durumudur. Yüreğimizin derinliklerinde yatan niyetimizdir. İnsanın öncelikle kendine dürüst olması açısından bunu görmesi nihai öneme sahiptir. Arayışımız ne kadar dürüsttür?

            Bu noktada yazar İsa’nın Yuhanna 18.bölümündeki Pontius Pilatus’la olan konuşmasını hatırlatır. Sorularımızın içinde yürekten bir gerçek arayışı mı vardır, yoksa başka bir niyetle mi yola çıkmışızdır?

            “İsa’nın cevabı hem kurnazca hem de cüretkardır. İsa’nın Pilatus’a ve dünyaya açıkladığı temel sorun mevcut gerçeğin yetersiz olması değil, çoğunlukla arayışımızın ikiyüzlü olmasıdır. İsa yürekteki doğruluğun, nesnel alemdeki gerçekten önce geldiğini söylemiştir. Meselenin kendisinden çok, niyet önemlidir. İsa’nın bu keskin konuşma sırasında yapmış olduğu en kışkırtıcı açıklama, bir kimsenin İsa’nın kendisine verdiği karşılığın, o kişinin gerçekten yana mı yoksa yalandan yana mı olduğunu ortaya çıkardığıdır. Bunun anlamı kesin ve de değişmezdir. İsa gerçeğin kendisidir. O’na olan yaklaşımımız, O’nun hakkında olduğundan daha çok, sizin hakkınızda birçok şeyi açığa çıkarır.” (s.124)

            İnsan gerçekle yüzleşmek istemediğinde ya da iyi bir niyetle buna hamle yapmadığında kutsal değerler de bir şekilde kendi payına düşeni alır.

            “Kutsal Yazılar’a baktığımızda, İsa’nın, öğrencilerine gerçek tapınmanın taşlardan ve tuğlalardan yapılmış binalarda gerçekleştirilemeyeceğini hatırlattığını görürüz. İnsan bedeni, tapınağın kendisidir.

            Bu iki gerçek –insanın Tanrı suretinde yaratıldığı ve insan bedeninin Tanrı’nın tapınağı olduğu- Kutsal Yazılar’ın başlıca öğretilerinden ikisidir. Eğlence dünyası kutsallıktan uzaklaşıp kirlendiğinde, insanın özüne ilişkin bu iki temel öğretiye saldırmaktan başka ne yapabilir? Şiddet Tanrı’nın suretine zarar verir ve şehvet düşkünlüğü Tanrı’nın tapınağını kirletir. Tanrı’nın sureti ve Tanrı’nın tapınağı kirletilmiş, yerlerine çağımızın ilahlarıyla putları konmuştur.” (s.127)

            İşte böylesi yıkık dökük, bizi nefessiz bırakan bir ortamda tamamen özgür yaşayabileceğimizin bir yolu vardır. O da kendimizi İsa Mesih’e teslim ettiğimiz yerdir.

            “Sizleri, İsa’nın iddialarını ve öğretilerini araştırmaya davet ediyorum. Bunu yaptığınızda, insanın ihtiyacını bütün genişliğiyle ve insanın zekasını bütün derinliğiyle sarıp sarmalayacak harika bir mesajla karşılaşacaksınız. Çocukların bile O’nu anlayabilmeleri ve Pavlus gibi en sabit fikirli şüphecilerin bile sonunda diz çöküp O’nun Rab olduğunu kabul etmeleri, İsa’nın harikalığını ortaya koymaktadır.” (s.128)

            Diğer yandan inancı kötüye kullananlar da olacaktır elbette. Fakat yazar bizi bambaşka bir şeye davet eder.

            “Mesih’in adını kişisel kazanç için kullananlar Tanrı’nın huzurunda yaptıklarından ötürü hesap vereceklerdir. Ancak size göstermek istediğim böyle kişiler veya başkaları değildir. Bunun yerine sizlere, İsa Mesih’i göstermek istiyorum. Bakmamız gerekn O’nun kimliği ve kendisi hakkında söyledikleridir.” (s.128)

            Hayatın anlamını bulmak, daha önce de bahsedildiği gibi herkesten önce kendimizi doğru şekilde tanımaktan geçiyorsa ve bunun da gerçekle kesişmesi gerekiyorsa bu ancak Mesh’le mümkündür.

            “Eğer hayatın temel arayışının anlam peşinde koşmak olduğu doğruysa, aranan bu anlam gerçeğin sınırları içinde olmalıdır. Bu gerçek, İsa dışında hiçbir yerde bulunamaz. Kendimizi arayıp dururuz, ama İsa’yı tanıyana dek asla kendimizi tanıyamayız. İsa, insanların yüreklerindekileri açığa çıkarmak için geldiğin söylerken, aslında çok derin bir açıklamada bulunmuştur. Kendimizi tanımak için sürdürdüğümüz bu hararetli arayış, ancak ve ancak gerçeğin ta kendisi olan İsa’yı bulduğumuzda son bulur. Yaratıcımız’ın tasarılarına uygun bir hale, ancak o zaman kavuşabiliriz.” (s.130)

Sevginin Emeği Kazandı

            Yazar anlam arayışımızın iki ihtiyacı (hayret arayışı ve gerçeği bilme) ve bu ihtiyaçların kimde bir araya geldiğini açıkladıktan sonra bu bölümde de sevgi unsurunu ele alır. İnsanın peşinden koştuğu, kendini değerli ve önemli hissetmesine direkt etki eden ve o olmadığında kendi hayatından bile vazgeçmek durumuna gelecek kadar onu etkileyen ve önem taşıyan sevgiden… Özellikle G.K. Chesterton’dan yaptığı alıntı ise, belki de yaşadığımız bu çağda sevginin anlamını yitirmesine neden olan şeyi oldukça güzel bir şekilde yansıtır.

            “Birbirine siyah ve beyaz kadar zıt olan iki sözcüğü birleştirerek yeni bir kavram icat ettiler: “Özgür sevgi.” Sanki seven kişi özgür olabilirmiş gibi… Sevginin doğasında bağlayıcılık vardır ve evlilik kurumu sıradan bir erkeğe, sözüne bağlı kalma ayrıcalığını sunmaktadır.” (s.131)

            İnsan sevgiyi delicesine aramasına karşı bunun karşılığında fedakârlık ve sadakati nedense es geçer. Bu da sevginin yüzeysel kalmasına neden olur. Günümüzün modern tanımı özgür sevgi kavramında birbiriyle yakından uzaktan ilişkisi olmayan iki sözcük bir araya gelmiş gibi durmaktadır. Sevginin derinliği ve anlamı tam da bağlayıcılığında gizlidir.

            Sevginin bu dünyadaki en fedakâr halini belki de bir annenin kendinden önce çocuklarını düşünen sevgisinde görürüz. Yazar işte bu sevginin en güzel örneğini yurtdışı gezilerinden birinde duyduğu bir hikâyeyle gösterir. Hikâye aşkı uğruna ne kadar fedakârlık yapacağını merak eden bir kız ile onu seven genç bir erkeğin başından geçenlerdir. Fakat kız hikâyenin sonuna doğru öyle bir şey ister ki, genç adam ne yapacağını şaşırır.

             “ “Eğer beni gerçekten seviyorsan, bunun emsalsiz bir sevgi olduğundan emin olmak istiyorum” der. “Bunu kanıtlamak için senden annenin canını almanı ve bana onun kalbini getirmeni istiyorum. Getireceğin kalp, bana duyduğun sevginin annene duyduğun sevgiyle üstün geldiğini göstererek ve zaferimin ödüllü olacak.” (s.136)

            Bu istek karşısında dünyası başına yıkılan adam her şeye rağmen, elde edeceği sevgiye karşı duyduğu tutkuya yenik düşerek gözünün döndüğü bir noktada gerçekten de annesini öldürüp kalbini çıkarır. Fakat bakın neler başına gelir.

            “Sevdiği kadına ödülünü sunmak için olanca gücüyle koşar. Aslında kendisine işkence eden suçluluk hissinden kaçmaya çalışmaktadır. Sık ağaçlı bir bölgeden koşarak geçerken tökezleyerek düşer ve kalp elinden fırlar. Ayağa kalkmaya çalışırken, bir yandan da telaş içinde çalıların arasında kalbi aramaktadır. Nihayet kalbi görür ve yerden alır. O sırada dizlerini ovuştururken kalpten bir ses geldiğini işitir: “Oğlum, yaralandın mı? Oğlum bir yerin incindi mi?” (s.136-137)

            Bir annenin kendi yaşamı uğruna ille de evladının sağlığıyla ilgilenen sevgisi, bu dünyada görebileceğimiz bir kaynaktan çok daha üstün bir kaynağı işaret eder. Yüreklerimizde deli gibi aradığımız, arzu ettiğimiz fedakârlık derecesi, test etme ihtiyacı duyduğumuz bu olgunun bir türlü arzu ettiğimiz sevgiye ulaşamamasıdır.

            “Sevgiyi idrak etme yetimiz Tanrı’dan gelir; bu nedenle sevginin zorunlu kıldığı sevgi ve fedakarlık kavramları da Tanrı’dan gelmez zorundadır. Kutsal Kitap sadece Tanrı’nın sevgi olduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda Tanrı’nın sevgisini mümkün olabilecek en üst düzeyde sergilendiğini bildirir.” (s.137)

            Bu sevgiyi biz hayatlarımızda çarçur etsek de, anlamını kaybetsek de Tanrı bize gözle görebileceğimiz, elle tutabileceğimiz bir sevgiyi bu dünyada çoktan göstermiştir.

            “Önceliklerimizi yeniden düzenlememizi sağlayan ve insan yüreğinin sevme ve sevilme ihtiyacını karşılayan, Mesih’in sevgisidir. Mesih sevginin en dolu ifadesidir ve O’nu tanıdığımızda, hayatımıza anlam kazandıran sevgiyi buluruz.” (s.138)

            “Tanrı’nın sevgisi, anlam için vazgeçilmez derecede gereklidir. Bu sevgi Mesih tarafından sergilenmiştir ve kişisel olarak tecrübe edilebilir.” (s.139)

            Hayatın anlamını bulma yolculuğumuzda bize eşlik etmesi beklenen hayret, gerçek ve sevgiyi yazar tanrısal bağlamda böylece bir araya getirir.

            “Hristiyan inancında Tanrı’yla birlikte sürdürülen hayat, bir sevgi ilişkisi olarak tasvir edilmiştir. Bununla birlikte, Hristiyan inancına göre sevgi sırf bir duygu veya ifadeden ibaret değildir. Tanrı’yla sürdürülen bir ilişki, insanı tapınmaya sevk eder. Bildiğimiz şekliyle tüm dünyasal ilişkiler bir gün sona erecektir. Sadece tapınma sayesinde hayret ve gerçek birleşir ve yüklerimiz Tanrı’nın sevgisiyle zenginleşir.” (s.138)

Çıtayı Aşmak

2.Kısmın bu son bölümünde hayatın anlamını arama yolculuğundaki sonuncu önemli olguya gelir yazar: Güvence. Bu yolculukta ihtiyacımız olan hayret, gerçek ve sevgi tam da güvencede kendini tamamlar. Yazar bu noktada yine bir soruyla okuyucunun karşısında durur.

            “Çocukluktaki hayret ve merakla başlayıp ergenlikte gerçek ve ilk gençlik yıllarında sevgi arayışıyla devam eden ömrümüzde, nihayet güvence ihtiyacı duyduğumuz yaşlılık dönemine erişiriz. Bunun nedeni, bedenimizin giderek çökmesi ile birlikte hayretin kaybolmasıdır. Hakikat, dünyadaki varlığımızın bir sonu olduğu gerçeğini bildirir. Şayet ölüm, bilincimizin de sonunu getirecekse, sevgi çok yakında mazide kalacaktır. O halde insan hayret hissine yeniden kavuşturacak, gerçeği bildirecek ve sevginin tadını hissettirecek güvenceyi nerede bulacaktır?” (s.141)

            Hayatlarımız Tanrı olmadan anlamını bulamaz. Bu anlamın ihtiyaç duyduğu olgular ancak ve ancak Tanrı’da sınırsız bir şekilde kendini gerçekleştirir. Tanrı ile olan ilişkimiz de bizi Mesih’e götürür. Yazar birçok ihtiyacımız ve bu ihtiyaçlara sahip oldukça vardığımız sonuçlara rağmen Mesih’e olan net ihtiyacımızı yine gazeteci Malcolm Muggeridge’den yaptığı alıntı ile aktarır.

            “Kendimi nispeten başarılı bir adam olarak görürüm. Sokakta yürürken, ara sıra insanlar gözlerini dikip bana bakarlar. Bu şöhrettir. Vergi Dairesinin belirlediği en üst gelir düzeyine girebilecek kadar fazla parayı kolaylıkla kazanabilirim. Bu başarıdır. Para ve biraz şöhretin yardımıyla, yaşlı insanlar bile, arzu ettikleri takdirde kolaylıkla arkadaşlık kurabilirler. Bu zevktir. Zaman zaman söylediğim ya da yazdığım bir şeye dikkatle baktığımda, çoğumuz için ciddi bir etki yarattığına ikna olurum. Bu tatmindir. Ancak, size yalvarırım, bana inanın ki, bu ufacık zaferleri milyonlarla çarpın, sonra hepsini toplayın, göreceksiniz ki aslında bir hiçten ibaretler. Hiçten bile değersizler. Mesih’in, kim ya da ne olduklarına bakmaksızın ruhen susamış herkese sunduğu diri suların tek bir damlası karşısında, bunlar ayak bağından başka bir şey değildir.” (s.144)

Ravi Zacharias’ın kitap incelemesinin son bölümüne bir sonraki yazımızda devam edeceğiz.

İnceleme: Serda Ayık Sez