İnsan Tanrısız Yaşabilir Mi? 5.Bölüm

Ravi Zacharias kitabının bu bölümüne kadar, insanın doyumsuzluğunu, bir türlü bulamadığı ve yerine oturtamadığı anlam arayışını, acı sorunu karşısında Tanrı karşıtlığının durumunu, birçok güncel ve hali hazırda insanın mücadele ettiği konuyu ele alır. 3. kısımda ise artık İsa Mesih’i, yaşamımıza olan etkisini ve bunun önemini derinlemesine inceler.

3.Kısım: İsa Kimdir (Ve Bu Neden Önemlidir?)

Gerçeğe Ulaşmak

İlk olarak insanın hayatını hak ettiği şekilde yaşayabilmesi için gerekli olan dört unsuru Mesih’de birleştirerek başlar. Mesih’in tek gerçek olduğunu, hayatın anlamını bulduğumuz o dört olgunun birleştiği tek yer olduğunu nereden bileceğiz? Aslında bu nokta tam da Hristiyanlığın en çok eleştiri aldığı “tek gerçeklik olma” iddiasıdır. Bu noktada yazar sadece Hristiyanlık için değil; ama gerçekliği sorgulayacağımız her şey, önümüzde duran herhangi bir görüş için de uygulayabileceğimiz bir sistem sunar.

“Gerçeklik iddiasında bulunan herhangi bir sistemin veya beyanın, tartışılacak kadar anlamlı kabul edilmesi için öncelikle tabi tutulması gereken üç test olduğunu düşünüyorum. Bunlar (1) mantıksal tutarlılık, (2) deneysel yeterlilik, (3) deneyimsel uygunluk testleridir.” (s.152)

Yazar bu üç sistem dahilinde İsa Mesih’in iddiaları ve öğretileri bakımından da aynı ilkeleri kullanarak test etmeye okuyucuyu davet eder. Bununla birlikte Hristiyan inancına karşı çıkan birinin kendi içinde de tutarlı olmakla ilgili sorumluluğunu hatırlatır.

“Şunu anlamak mutlak surette gereklidir ki, Hristiyan inancına karşı çıkan bir kimse Hristiyanlık’a ilişkin bir soru yönelttiğinde, öncelikle sorusunu kendi varsayımları bağlamında haklı çıkarmaya hazır olmalıdır. İkinci olarak, bu soruyu kendi varsayımlarına dayanarak kendisi de yanıtlamak zorundadır. Diğer bir deyişle, sorgulayan kişi aynı zamanda sorduğu soruyu yanıtlamakla yükümlüdür. “Soruma yanıt veremiyorsunuz, o halde kendi inanmak istediğim şeye inanabilirim” şeklinde bir yaklaşım entelektüel ikiyüzlülüktür.” (s.154)

İnsanlığın İkilemi

            Böylece yazar Mesih’in öğretilerini incelemeye ilk olarak farklı dünya görüşlerinde bambaşka şekillerde ele alınan insan özünde nasıldır sorusu ile başlar.

            “Toplumsal yapısını, insanın özünde iyilik bulunduğu varsayımı üzerine inşa eden her felsefe, bu iyimser yaklaşımın daima hayal kırıklığı yaratacağını anlayacaktır.” (s.161)

            Yazar insanın özünde iyilik barındırdığına inanan, sürekli insanı kendi içine dönüp bakmaya teşvik eden ütopik bakış açısının gerçek sorununu Pascal’dan yaptığı alıntıyla açıklar.

            “Ey insan, tüm dertlerine kendi içinde çare araman nafiledir. Sahip olduğun tüm anlayış, sana gerçek ve iyi olanı kendi içinde keşfedemeyeceğini öğretmiştir. Filozoflar bunları sana vaat ettiler, ama onlar vaatlerini yerine getirmekten acizdirler. Senin için gerçekten iyi olanın veya senin gerçek doğanın ne olduğunu bilemezler. Daha anlamayı bile becermedikleri dertlerin, seni Tanrı’dan koparan gururun ve seni dünyaya bağlayan nefsine düşkünlüğüdür. Ve onlar bu dertlerin en az birini daha da körüklemekten başka hiçbir şey yapmadılar. Eğer sana Tanrı’yı göstermişlerse, bunu gururunu okşayıp seni kötü yola saptırmak için yapmışlardır. Sana, Tanrı gibi olduğunu ve tabiatın ile O’na benzediğini düşündürdüler. Böyle bir iddianın abesliğini anlamış olanlar, tabiatının kırlardaki hayvanlar gibi olduğunu inanmanı sağlayıp seni başka bir kör kuyuya attılar ve iyiliği ancak hayvanlara yaraşan şehvette aramaya sevk ettiler.” (s.162)

            İnsanın özde iyi olduğunu söylerken nasıl ki yozlaşmışlığını ağzımıza alamıyorsak, kabullenemiyorsak aynı şekilde bu yozlaşmışlığın sonucu olan “günah” kavramını da telaffuz edemeyiz. Bir şekilde cahil söylemi olarak tanımlanan “günah” sözlüklerimizden dönüşü olmamak üzere silinip gitmiştir adeta. Bu noktada bir başka soru araya girer. Günah kavramı sözlüklerimizden bir şekilde çıktıysa, iyilik kavramını nasıl görüp anlayıp ona hak ettiği yeri vereceğiz? Yazar elimizde bir kriter yoksa iyi ve kötü kavramlarının başı boş halde ortalıkta dolanmaya mahkum olacağının altını çizer. Aynı zamanda bu durum, asla bir sonuca varılmayacak bir kısır döngüne de bizi sürükleyecektir. İçimizde arayıp bulduğumuz şeyin iyi olduğunu nereden bileceğiz? Bu bir yanda dururken, “cehalet” kavramına yeniden döndüğümüzde gerçekte neye işaret ettiğini bilmek önemlidir.

            “Söylemek istediğim şudur ki, insanın doğası hakkında iyi ve kötü gibi kavramlar kullanarak verdiğimiz hükümler dolaylıdır. Kutsal Kitap insanın doğası hakkında çok kesin bir tanım sunar. Kutsal Kitap’ta günah kavramı için kullanılan asıl Grekçe sözcük, yalnızca bu kavramın bizim dilimizde akla getirdiği suç işleme veya bir kuralı ihlal etme düşüncelerini yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda hedefi ıskalamak, amaca ulaşamamak anlamlarını da taşır. Peki, hedef nedir? Kutsal Kitap hedefimizin ve ölçütümüzün Tanrı’nın kendisi olduğunu bildirir.

            Yıllar boyu bu kavramla mücadele ettik. Günah kavramının alçaltıcı ve suçlayıcı olduğunu ileri sürdük, onu ahlaki bir züppelik olarak gördük ve çağ dışı kalmış fikirlerin bir kalıntısı olduğunu söyleyerek reddettik. Çağdaş insanların, insanları sürekli olarak kendine tabi kılmak için güç simsarlığı yapan bir kilisenin yaydığı bu çağdışı fikri nasıl olup da benimseyebileceklerini merak ettik. (Kendini iyimser hümanizm sözcüsü olarak gören Ted Turner, “bu çağın insanlarına ne yapacaklarının söylenmemesi gerektiğini” kesin olarak ifade etmiştir.) Fakat bu cüret ve arsızlık, insanın hiç kimseye karşı sorumlu tutulmamayı arzulayan doğası hakkında Mesih’in öğrettiklerini daha da çok desteklemektedir.” (s.164-165)

            Aslında biz her ne kadar günah kavramını sözlüğümüze eklemek konusunda isteksiz davransak da, etrafımızı kuşatan varlığını inkâr etmemiz olası değildir. Çünkü bu kavram dini bir dayatma olmanın çok ötesinde, yaşamsal bir öneme sahiptir. Yazar tam da bu yönde İsa Mesih’in günaha bakışını çok net bir şekilde dile getirir.

            “İsa Mesih’e göre günahın en kötü etkisi kendini acı, sefalet veya bedensel tahribat yolu ile değil, yücelikten soyunmuş yetenekler, değersiz sevgiler, bayağı ülküler, gaddarlaşmış ve esir olmuş bir tabiat yoluyla gösterir.” (s.166)

            Tüm bunlar hayatımızın derinliklerine işleyen sorunların, acıların tam tarifidir. Benzer şekilde sayısız ön yargılarımız burada karşımıza çıkar. İnsanları dışlayan, ötekileştiren ve dahi öldüren öfkeye sebep olan tutumlarımızın arkasında, özlemle sahip olma ihtiyacı duyduğumuz “değerli olma” kavramına işaret eder. Bu noktada yazar insanın kendi kurtuluşunu yine çok yanlış yerlerde, eğitimde ya da yasaların değişiminde, arama düşüncesini masaya yatırır ve bizi yeniden Tanrı’yla buluşturur.

            “İnsanın sahip olduğu bu değeri sonradan yaratmak veya yasalarla meşru kılmak mümkün değildir. Bu bizim özümüzde var olan ihtişamdır; her ırktan ve her renkten insanın sahip olduğu ihtişamdır. Hepimiz bu yüceliği eşit olarak paylaşırız. Fakat Tanrı’yı reddettiğimiz için, bu yüceliğin nefreti doğuran günah yüzünden bozulduğunu görürüz. Bozulmuş olan bu yüceliği onarmanın tek yolu, günah sorununu çözmektir. İhtiyacımız olan şey bir kalp naklidir, fakat içinde bulunduğumuz berbat durumu kabullenmeyi reddettikçe, çözüm de bizden uzaklaşmaktadır. Bunun neticesinde insanlar değersiz hayatlar yaşamaya devam etmektedirler. İsa, “Siz, yaşama kavuşmak için bana gelmek istemiyorsunuz” derken bu sorunun köküne inmiştir (Yuhanna 5:40). İnsanın yüreği nasıl da iflah olmaz derecede kötüdür (bkz. Markos 7:21)! Sorunumuz eğitimin yetersiz olması değil, isyankâr bir yüreğe sahip olmamızdır.” (s.171)

            Sorunumuz o isyankâr yüreğin kendi isyankârlığı içinde kalmaya devam etmesi ve bunda ısrarcı olmasıdır. İşte içimizi görebilmek ve bu isyankâr ruhtan kurtulabilmek ancak Tanrı’ya alçak gönüllükle yaklaşabilmekten geçer. Fakat hayatımızda Tanrı yoksa kendimizi fark edebileceğimiz bir kıstas da yok demektir. Bu yüzden de neyin içinde olduğumuzu görmemiz de mümkün değildir.

            “G.K. Chesterton bir defasında, Tanrı’ya inanmamanın bir sabah uyanıp aynaya bakmaya ve aynada hiçbir şey görememeye benzeyeceğini söylemişti. Böyle bir durumda size nasıl göründüğünüzü gösterecek hiçbir şey bulamazsınız.

            Kutsal Kitap, günahın etkisinin bu olduğunu öğretir. Gerçek doğamızı bizden çalar ve gerçekte kim olduğumuzu görmemizi engeller.” (s.171)

            Günah sadece bizi gerçekte ait olduğumuz yerden koparmakla kalmaz; ama bu kopuşla birlikte değerimizi de yerle bir eder.

Felsefenin Arayışı

            İsa Mesih’de yanıtını bulduğumuz bir başka soru felsefecilerin azimle aradıkları çeşitlilikte birlik, bu çeşitliliği bir arada tutan şeyin ne olduğu konusudur. Aslında hiç fark etmeden etrafımızda bu anlamı barındıran sözcüklere rastlamamız mümkündür. Tıpkı “üniversite” kelimesi gibi…

            Felsefenin bu ihtiyacı insanı dört elemente götürmüştür. Fakat bu sefer de bu dört elementi bir arada tutan bir başka özün arayışı gelmiştir. Peki, insanın ihtiyaç duyduğu bu birleştirici özün arayışı nereden gelir? Çünkü yaratılışımızın kendisi çeşitlilik içinde birliği barındırır. Yazar bu noktada yine karşımıza üç kavram çıkarır.

          “Dünyada mevcut bulunan tüm fiziksel çeşitlilikten ayrı olarak, insan ilişkilerinde hayati öneme sahip üç gerçeklik bulunmaktadır. Kişilik, iletişim ve sevgi. Bunlar da, bilhassa kişilik bakımından çeşitlilik arz ederler. Bu çeşitlilikler sadece Hristiyan inancında açıklanabilir, çünkü sadece Hristiyan inancında hayatın işleyişinde çeşitlilik ve birlik vardır. Bunun sebebi de, varlığımızın özünde çeşitlilik ve birlik olmasıdır. Bu birlik ve çeşitlilik Üçlübirlik olan Tanrı’da görülebilir. Üçlübirlik olan Tanrı’nın kendi içinde kişilik, sevgi ve iletişim mevcuttur. Buradan önemli bir sonuç çıkmaktadır, çünkü Üçlübirlik içerisinde, özdeki eşitliği bozmayan bir işlev düzeni bulunmaktadır. Üçlübirlik’i doğru biçimde anlamak bize sadece çeşitlilikte birliği anlamak için önemli bir anahtar sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ırklar, kültürler ve hatta cinsiyetler arasında bu konuda yaşadığımız büyük çekişmeyi ortadan kaldıracak harika bir yanıt sunar.

            Üçlübirlik bize kişiliği, bireyselliği ve çeşitliliği bozmadan sevgiyi ve özdeki değeri koruyan bir toplum oluşturmak için model sunar.” (s.176)

            Üçlübirlik bizim diğer insanlarla da ruhsal olarak birlik oluşturabilmemize olanak tanır. Böylece sevgi dolu bir iletişimin de yolunu açar. Bu da bizi sadece Hristiyanlıkta görebileceğimiz bir tapınma şekline götürür. Bu tapınma şekli sınırları belirlenmiş, bir zamana ve mekana sıkıştırılmış değildir. Hristiyanlıkta tapınma hayatın içinde devam eden bir süreçtir. Çünkü Tanrı’yla kişisel bir ilişki vardır, bu da Mesih sayesinde gerçekleşir.

            “Özetle, tapınma hayattaki çeşitliliklerin içindeki birliği sağlar. Her ilişki seviyesinde ve tüm sınırlar arasında ahlaki bir itici güç sunar. Yaşamla eş zamanlıdır ve yaşama, nihai tatmin için gerekli olan ruhsal desteği sağlar. Her biriyle değer kazandırarak ve tapınma biçimimizle davranışlarımıza gerçeklik getirerek kültürlerimizin çeşitlilikleri arasında köprü oluşturur. Çeşitlilikteki bu birliğin modeli Üçlübirlik’tir. Şüphesiz felsefenin ve dinin çeşitlilikte birlik arayışı, Mesih tarafından yanıtlanmaktadır.” (s.183)

Tarihçinin Odak Noktası

            Bu bölümde yazar tarih açısından Tanrı’sız yaşamanın mümkün olup olmadığını irdeler. Bir zaman çizelgesi üzerinden giderek okuyucunun önüne üç farklı çerçeve getirir.

            “Varoluşçu şimdiki zaman için yaşar; ütopyacı gelecek için ve gelenekçi geçmiş için yaşar.” (s.185)

            Oysa İsa’ya baktığımızda zaman önemini çoktan yitirmiştir.

            “İsa, ölümüne saatler kala öğrencilerinin yüzlerinde birbirleriyle çekişme içindeki bu farklı dünyaları görmüştür. Öğrenciler geleneklere göre yaşamışlardı; İsa’da geleceğe dair büyük umutları vardı. Ama şimdi bütün bu umutlar paramparça olmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra, bütün ütopyacı hayalleri yıkılmış bir halde çarmıha bakıyor olacaklardı. İsa “ekmeği böldü”, onlara verdi ve şöyle dedi: “Bu ekmeği her yediğinizde ve bu kaseden her içtiğinizde (şimdi), Rab’bin gelişine (gelecek) dek Rab’bin ölümünü ilan etmiş olursunuz (geçmiş).” (bkz. I.Korintliler 11:26) İsa tarihin tamamını anlamla kaynaştırdı. Mesih’in beden alışı, tüm zamanları kapsayan bir anlam taşımaktadır.” (s.186)

            Böylece geçmiş, gelecek ve şimdi kademeli bir sıralama olmaktan çıkar. Daha öncesinde keskin çizgilerle birbirinden ayrılan zaman, Tanrı için bir bütündür. Bu da sadece ve sadece Mesih’le mümkündür. Bu yüzden de Hristiyan için tarih “… Tanrı’nın kendi tasarısını adım adım uyguladığı bir alandır ve insan, Tanrı’nın kendi işini gerçekleştirdiği küçük evrendir.” (s.188)

            İnsan olarak neyle ilgilenirsek ilgilenelim gidip gelip toslayacağımız yer hep aynı yerdir. Konu zaman ve tarih olsa da karşımıza yine ölüm gerçeği çıkar. Hayatı bir şekilde sekteye uğratıyor gibi gözüken ve her zaman sorulara muhatap olan ölüm, yine çözümünü Mesih’te bulur.

            “İsa Mesih’in yol, gerçek ve yaşam olduğu iddiası küçük bir iddia değildir. Ölümün yaşamla büyük ilgisi olduğundan, O’nun ölüme verdiği yanıt – ölümden dirilişi- yaşamın kendisi için anahtar sunmaktadır.” (s.191)

İmanlının Hazinesi

            Ölüm gerçeği aynı zamanda hiçbir zaman çözüme ulaşamayan bir başka konuyu daha gündeme getirir. Acı sorununu… Biraz geriye gidecek olursak insanın kurtuluş olarak gördüğü kültür, konu acı sorunu olduğunda yerini bilimsel gelişmelere bırakır. İnsan kendi yüreğindeki karanlığı göremediği ve kabul edemediği sürece herhangi bir alanda olabilecek herhangi bir gelişme bu soruna çare olmayacaktır. Gerçekten de iyileşmesi gereken bir durum vardır, ama bu bilimin çok üzerinde bir değişimi gerektirmektedir.

            Diğer yandan insan etrafındaki acı olaylara karşı dünyadaki adaletsizliğe köpürür, bu haksızlığın tüm yükünü de Tanrı’ya atfeder. Çünkü sorumlusu olduğu suçu önce Tanrı’ya sonra da karşımızdaki insana atma konusundaki yeteneği yine yaratılıştaki atalarından ona miras kalmıştır.[1]

Adem ve Havva yaptıklarının sonucu ile karşılaşacaklardır elbette. Sadece kendileri değil tüm insanlık ve dünya bu davranışın sonucuyla muhatap olacaktır. Fakat Tanrı sevgisinden ötürü olayı bu şekliyle bırakıp gitmez; ama yine inanılmaz bir çözüm sunar. Böylece yazar baştan beri ileri sürdüğü tüm soruların cevabını tek bir yerde toparlayarak kitabını nihayetlendirir.

            “Çarmıh kötülüğü hafife almaz; bilakis, kelimenin en derin anlamıyla yeni bir başlangıç sunarken bile kötülüğün en çirkin yüzünü gösterir. Ancak bağışlama lütfu –çünkü gereken bedeli Tanrı’nın kendisi ödemiştir- Hristiyan’a özgüdür ve nefret dolu, bağışlaması olmayan dünyamıza son derecede aykırı gelir. Tanrı’nın bağışlaması bizlere yeni bir başlangıç sunar.

            Son olarak, çarmıh Tanrı acıdan ve çileden uzak olmadığı mesajını haykırır; Tanrı bu sorunla ilgili olarak bir şey yapmıştır. Tanrı kötülükle ilgilenmekle kalmamış, kötülüğü çarmıhta iyiliğe dönüştürmüş ve kötülüğün çözümünü belirlemiştir.” (s.206)

 Sonuç olarak Ravi Zacharias, tüm kitabı boyunca neden Tanrı’sız yaşanamayacağının sebeplerini hayatın her alanını ele alarak tek tek irdeler. O bunu fark etmese de, insanın özünde delice aradığı ve ihtiyaç duyduğu kişisel, ilişkisel Tanrı’yı bulma yolunda ona bu zengin içerikli kitap boyunca eşlik eder.


[1] Yaratılış 3:12

İnceleme: Serda Ayık Sez