İnsan Tanrısız Yaşabilir Mi? 1.Bölüm

“İnsan Tanrı’sız Yaşayabilir Mi?” Hindistan doğumlu Amerikalı Hristiyan inanç savunucusu  Ravi Zacharias’ın,  Evanjelik Hristiyan Yayıncılar Birliği’nin Altın Madalyon Kitabı Ödülü’nün “ilahiyat ve doktrin” kategorisinden ödül kazanmış  kitabıdır. Yeni Yaşam Yayınlarından Mart 2011’de çıkan, orijinal ismi “Can Man Live Without God” olan kitabı Fatih Bilger çevirmiş.

Kitap temelde üç kısımdan oluşur. “Etkin ve Ölümcül Tanrı Karşıtlığı” başlığını taşıyan birinci kısım kendi içinde altı alt başlıkla ele aldığı konuyu enine boyuna inceler yazar. Bu incelemesinde Tanrı karşıtı dünya görüşünün varoluşsal yetersizliklerini ortaya koyar. Dolayısıyla bu bölüm ateist bir bakış açısından yaşama bakıldığında aslında bizi bir anlamsızlığa ulaştıracağı sonucuna götürür. Bu kısmı zihinlerde bir soruyla bitirir Zacharias: İnkar edilemez bir şekilde bir anlam arayışı vardır. Peki, ama bu arayışı nasıl açıklayacağız? Neye dayandıracağız?

İkinci kısım tam da bu noktada “Hayata Anlam Katan Nedir?” sorusunu başlığa taşıyarak, yine kendi içinde beş alt başlıkla inceleyip hayatın anlamını arama ihtiyacımızı ve bu ihtiyacın varlığını ortaya koyacak cevaplar sunar. Bu arayışın en derin yanıtını İsa Mesih’in ortaya koyduğu cevapların her dönemdeki benzersizliği ile açıklar yazar.

Bu açıklama da bizi üçüncü kısma ulaştırır: “İsa Kimdir?” İsa Mesih’in kimliğini, gerçekliğini ve Hristiyan mesajının savunulabilirliğini kendi içinde beş alt başlıkla net bir şekilde ortaya koyar.

Şimdi sırasıyla kitabın kısımlarına bakalım.

                                    1.Kısım: Etkin ve Ölümcül Tanrı Karşıtlığı

Bolluk İçinde Istırap

Ravi Zachraias, kitabına bir şarkıdan yaptığı alıntıyla giriş yapar. Bu girişini de İskoç siyaset düşünürü Andrew Fltecher’ın “Bana bir ulusun şarkılarının nasıl yazıldığını anlatın. Kanunlarının kimin yaptığıyla ilgilenmiyorum.”(s.23) sözlerine katıldığı konusundaki ifadesine dayandırır. Müziğin toplumun ortak hissini yansıtması konusunda Fletcher’la aynı görüşte olan yazar, aynı zamanda “günümüzün filozofları” olarak tanımladığı müzisyenlerin en azından yüreklerinde taşıdıkları ıstırapları yansıtma konusunda dürüst olduklarını da sözlerine ekler. Bununla birlikte insanın taşıdığı yaraları, çatışmaları, tutkuları itiraf edebilmesi çok da kolay olmadığı için akademisyenlerin süslü felsefi alıntıların arkasına sığındıkları konusunda iddialı bir karşı duruş sergiler. Yaşamsal anlamda göz ardı edilemeyecek bir acı sorunu vardır ve varoluşsal açıdan hayatı anlamlandırmaya çalışırken belki de herkesin düşüncelerinde oluşan o derin kaygılar, sorular tek tek bir gün, bir yerde mutlaka ortaya çıkar:

                                    “Aklın vadilerinde dolaşıp duru

                                    Ve körü körüne tökezleriz

                                    Karmaşık labirentin tünellerinde dolanırız,

                                    Yıldızsız gecelerde ve güneşsiz günlerde

                                    Ufacık bir ip ucu,

                                    Bizi gerçeğe kavuşturacak bir yol ararız.

                                    Ama kim cevap verecek?

                                    Tapınak çanlarıyla birlikte boyna takılan

                                    Ceviz kabuklarında mı umudumuz?

                                    Yoksa cübbe giyip şallara sarınmış insanlardan dua ettiği

                                    Manastırların kalın duvarları ardında mı?

                                    Acaba yükseklerdeki tozlu rafların üzerinde mi,

                                    Ya da yıldızlarda mı,

                                    Yoksa kendi içimizde mi?

Kim cevap verecek? (s.23-24)

Yazar, kitabının başında okuyucunun yüreğinin tam orta yerine “kim cevap verecek” sorusunu bırakıverir. Üstelik bu sorunun çok zayıf bir toplumdan değil; ama tüm ihtiyaçları karşılanmış bir toplumun içinden, Hollywood’dan çıkmasının yarattığı çelişkiye parmak basar. Biz kabul edelim ya da etmeyelim ama fiziksel dünyada sahip olduğumuz şeyler, genel başarı olarak belirlenmiş kriterler yaşamın amacı konusunda bizi asla tatmin edecek yeterliliğe sahip değildir. İnsanoğlu kabul etsin ya da etmesin bir anlam arayışının içine hapsolmuştur. Bu hapsoluş halinden de sahip olduğu, kültür, zenginlik ya da zekaya rağmen muaf değildir. Elbette tüm bunların bir şekilde insana verdiği güç yadsınamaz ve fakat tam da bu nokta insanın kendini ilahlaştırmasının temel dayanağı haline gelebilir. İşte bu da kendi hayatında kendinden başka bir ilaha izin vermeyen insanı Tanrı’yı tamamen denklemden çıkarması olarak sonuçlanır. Böylece yazar bizi başka bir soruya doğru yönlendirir.

            “Hayatın amacı hakkındaki tüm felsefi yaklaşımların esasen iki temel varsayıma veya sonuca dayandığı görüşünü savunuyorum.

            Bunlardan ilki şudur: Tanrı var mıdır? İkincisi şöyledir: Eğer Tanrı varsa, karakteri veya doğası nasıldır? Bu soruları görmezden gelmek mümkün değildir ve resmen ele alınmasalar bile, etkileri günlük yaşama yansımaktadır. Bir kimsenin Tanrı’ya inanıp inanmaması, diğer tüm inançlarını şekillendiren unsurdur.” (s.29)

            Belki birçoğumuzun deneyimlediği gibi Tanrı hakkında konuşmak genelde derecesi yüksek tartışmalara sebep olabilir. Bir tartışma içindeyken tek odak noktamız ateşli şekilde inandığımız şeyi savunmak ya da kendi haklılığımız doğrultusunda o tartışmadan zaferle çıkmak olabilir.  Dolayısıyla duygusal olarak yapılacak tartışmaların kendi içinde başka bir tehlikeyi içinde barındırdığına değinir yazar ve bunu tek cümlede ifade eder: “Samimiyet yitirildiğinde, gerçek engellenir.”(s.29) Böylelikle yapılan tartışmaların temelinin gerçeğe dayandırılmasının zorunluluğunun altını çizer. Konuşmaların gerçeğe dayandırılmasının yanında aynı zamandan anlaşılır olması da bir o kadar önemlidir.

Bu açıdan tartışma şekillerini ele alıp tek tek incelemeye başlar. Felsefi bir düzlemde yapılacak tartışmaları üç seviyeye ayırır. Birinci seviye olan kuram seviyesi duygulara, kültüre, geleneklere yer vermeyen mantık seviyesidir. Doğası gereği de kendisinden o katılığı beklemek zorundayızdır. Dil oyunlarına başvurmadan… Çünkü “Mantık ve dil ihlal edildiğinde, gerçeklik yitirilebilir.” (s.32) İkinci seviye, derin soruların rahat ve güvenilir bir ortamda tartışıldığı seviyedir. Fakat bu ortamlarda daha çok geçiştirilen ya da gerçeğe dayandırılmayan bir tavrın olduğunu dile getirir yazar. Bu yüzden de bu tip tartışmalarda yapılan açıklamaların bir geçiştirme değil; ama hak ettiği şekilde ve başvurulan kaynağın güvenilir ve yetkinliğinin ispat edilmesi şartını koyar. Üçüncü seviye ise sıradan sohbetlerin yaşandığı ama fark etmeksizin hayatımızı değiştiren ve yönlendiren konuşmaların olduğu seviyedir. Yazar işte bu üç seviyeyi tartışmalarımızda nasıl birleştireceğimiz konusunu mini bir özetle sunar.

“Bu beni felsefenin üç seviyesi hakkında vardığım sonuca ulaştırmaktadır – mantık, sanat, masa başı sohbeti. Bir kimse herhangi bir meseleyi tartışırken doğru bir sonuca ulaşmak istiyorsa, kendisine önerim şu kuralı takip etmesidir: Birinci seviyede tartışın, ikinci seviyede örnekleyin ve üçüncü seviyede uygulayın. Akıl yürütme süreci temeli sağlar, sanat altyapıyı ve örneklemeyi ortaya çıkarır, masa başı sohbeti ise üstyapıyı ve uygulamayı oluşturur. Eğer bu sıralamanın yerini değiştirecek olursak, anlamlı bir tartışma yürütmek olanaksız hale gelecek ve gerçeğin dayanak noktası kalmayacaktır.” (s.35)

Sonsuz bir Hiçlikte Başıboş Dolaşmak

Sağlıklı bir tartışmada aslında elbette öncelikli olan ve yine çoğunlukla üzerinde durmayıp gözden kaçırdığımız o konuşmada kullanılacak olası terimlerde ortak bir paydada buluşmanın önemidir. Bu yüzden de yazar öncelikli olarak ateizmi tanımlayarak bu bölüme başlar.

            “Ateizm Tanrı’ya dair sadece pasif bir inançsızlık değil, Tanrı inancının her türünün başlıca iddialarının kesin şekilde reddedilmesidir. Ateizm maddenin mutlak gerçek olduğunu pozitif biçimde onaylamak suretiyle Tanrı inancına karşı çıkar.” (s.39)

            Hemen ardından ise ateizmin kendi içinde taşıdığı yarayı ve bu yaranın bir gün keşfedileceğine dair duyduğu inancı ekler.

            “Çoğu kez “Tanrı karşıtı” teriminin daha iyi tanımladığı ateist bir kişi, kendi yaşamını Tanrı’nın ve doğaüstü varlıkların var olmadığı inancı üzerine inşa etmeye çalışır. Dinin her biçimini akıldışı olarak kabul ederler, fakat hayatta önlerine çıkan kaçınılmaz zorluklara mücadele ederken kendilerini hem düşünsel hem sosyal yönden yaralarlar. İnsanlık tarihinin son bölümü yazıldığında ateizmin, yani devamlı olarak sürdürülen tanrısız bir yaşamın, hayatı aklın ve hatta sağduyunun sınırları içerisinde yaşanmaz kıldığının anlaşılacağına yürekten inanıyorum.” (s.40)

Tanrı karşıtlığı denilince belki akla ilk gelen isimlerden birini Nietzsche’yi ve onun Tanrı’yı öldüren kaçık adamı da yazarın elinden kurtulamaz. Zira Nietzsche Hristiyanlığın zihni körleştirdiğine, zayıflattığına inanmaktır. Tanrı karşıtlığının yaratacağı yıkıcı sonuçları Nietzsche bizzat kendisi de açıklıkla belirtse de, insanın gelişmesi, özgür olması, bireysel başarısı Hristiyanlığın temeli ortadan kalktığı zaman ancak gerçekleşecektir.

 “Fakat dikkatle incelendiğinde, bu yeni temel felsefi açıdan tutarsız, ahlaki açıdan iflas etmiş durumdadır ve uygarlığı mantıksal veya deneysel olarak desteklenmesi mümkün değildir.”(s.43)

Yazar bu karşıtlığın yanlışlarını belirtirken, bizi bekleyen tehlikeye de dikkat çeker.

            “Dikkat etmezsek, kaçık adamın nesline giderek daha fazla benzeyeceğiz. Üzerine inşa ettiğimiz temelin başka türde bir yapıyı destekleyemez olması yüzünden, toplumumuzun altyapısı düşüncesiz ve duyarsız hale gelmiştir.” (s.43)

            Çünkü hali hazırda insan kendi kendisine yalan söylemeye devam eder. Hristiyan inancının temellerini çoktan toprağa gömmüştür. Oysa hangi temellerle oynadığımıza dikkat etmek, bir sonraki adımımızı belirleyecek ve başka bir temel üzerinde eleştiri yapma hakkımızı da elimizden almaya mahkûm olacaktır. Yazar yine yerinde bir kararla kendi anılarından bir parçayı okuyucusuna sunar.  Bu nüktedan anı belki de hepimiz için bir adım geri gidip neyi savunduğumuza bakmak açısından ciddi bir düşünme fırsatı sunar.

            “Kendimizi nasıl aldattığımızın son derece etkileyici bir örneği, Ohio Eyalet Üniversitesi’nde bulunan Wexner Gösteri Sanatları Merkezi’dir. Fikirsel gelişim adıyla yarattığımız boş kandırmacalardan biri olan bu bina, Newsweek dergisi tarafından, “Amerika’nın ilk yapıbozumcu (dekonstrüktif) binası” olarak tescil edilmiştir. Beyaz iskelesi, kırmızı tuğladan örülmüş kuleleri ve Colorado çimiyle kaplı bölümleri insanda şaşkınlık yaratır. Fakat binanın içine girdikten sonra bu şaşkınlık hissi daha da yoğunlaşır. İçeride sizi hiçbir yere ulaşmayan merdivenler, amaçsızca tavandan sarkan sütunlar ve baş döndürücü bir his yaratacak biçimde oluşturulmuş açılı yüzeyler karşılar. Mimar bu binayı hayatın kendisini – duyarsız ve tutarsız – ve “inşa edilen dünyayı düzenleyen kuralların değişkenliğini” yansıtacak biçimde tasarladığını açıklamıştır. Bu gerekçe bana açıklandığında sadece tek bir soru sordum: Mimar binanın temeliyle ilgili olarak da aynı şeyi mi yaptı?

            …

            Eğer bir kimse temel üzerinde oyunlar oynuyorsa, sadece tüm mantığın çöküşüne tanıklık etmekle kalmayacak, aynı zamanda diğer dünya görüşlerinin çıkış noktalarını eleştirme hakkını da yitirecektir.” (s.44)

            İşte Nietzsche’nin de ortaya koyduğu felsefenin temeli de despotluğa ve dahi soykırıma sebep olabilecek kapasitededir. Fakat ne yazık ki bunu kabullenecek bir cesaretten yoksun olduğu da barizdir.

            “Tanrı’yı inkar etmeye çalışan bir felsefenin en büyük kör noktalarından biri, meydana getirdiği canavarın yüzüne bakıp onun yaratıcısı olduğunu itiraf etmekteki isteksizliğidir. Tanrısız yaşam aşılması mümkün olmayan ilk engelle bu noktada karşılaşır. Bir ahlak yasasının uçsuz bucaksız menzilinden kurtulmak mümkün değildir.” (s.45)

Kaçığın Gelişi

İşte bu inkar insanın tahayyül edebileceğinin çok ötesinde bir vahşete yerini bırakır.

            “Nazi soykırımının itici gücü, askeri bir stratejiye değil de, daha çok tanrı karşıtı felsefelerinden ve maddeci varsayımlarından taviz vermeyen eğitimli seçkin sınıfa dayanıyordu.” (s.47)

            Tanrı karşıtlığının ille de bir soykırıma, ölüme, dehşete sebep olması gerekmez elbette. Tanrı karşıtı olup iyi, hayırsever olanlar da vardır. Burada söz konusu olan şey bu insanların Stalin, Hitler gibi adamları sorgulayacakları, başvuracakları bir ahlak yasasının olmamasıdır. Çünkü o başvuracakları tek temel ahlak yasasını, o yasayı koyanı hayatlarından çıkararak da kaybetmişler olurlar. Ellerinde kişiden kişiye değişen, keyfi bir “ahlak” anlayışından başka bir şey kalmaz.

            Bu noktada yine karşımıza Nietzsche çıkar. Nietzsche “ahlak” kavramını Zerdüşt ile bambaşka bir boyuta taşır.

            “Nietzsche’ye göre usta düşünür ve ahlakçı Zerdüşt, sonunda ahlakla ilgili bahsin büsbütün anlamsız olduğunu anlamıştır. Çünkü ahlak kavramı mutlak gerçeklikte hiçbir hakikat içermemektedir. Bu yeni sonuca kendini inandırır ve geniş kitleleri yeni keşfi hakkında aydınlatma görevine başlar: Ahlak arayışı Hıristiyan inancı tarafından empoze edilen talihsiz ve yersiz bir uğraştır; insanı küçültür ve onu korkuyla tutsak eder. Ateist bakış açısından bakıldığında insan, basit bir hayvandan Süpermen’e doğru olan yolculuğunun yarısındadır. Yoluna çıkan her engel ortadan kaldırılmalıdır. Başlıca engel ise Hıristiyan’dır, dindar adamdır, “solucan ilahiyatçıdır.” Çünkü din, öteki dünya korkusuyla var edilmiş bir saçmalıktır. Hıristiyan’ı bir kenara it! Onu göm! Ona düştüğü yanılgıyı ve cehaleti anlat! Bu yeni dünyaya ait olmadığını ona söyle! Ve ipten düştüğünde, kolları bacakları birbirine karışmış bir halde can çekişirken, ona en güzel haberi ver. Ona, kazanılacak bir cennet ve korkulacak bir cehennem olmadığını ilan et. Son nefesini verirken ellerini uzatıp sana minnetle teşekkür edecektir. Git ve onu göm ki, yüzünü bir daha göremeyesin. Yanlış yola sapmış bu “kutsalların” üzerimize yüklediği Tanrı yükünü tamamen ortadan kaldır.” (s.51-52)

            Tanrı’yı bu kadar yüksek bir şiddetle ortadan kaldırmaya çalışan bu öfke, ne yazık ki Nietzsche’nin karanlık, cansız, soğuk, havasız ve delirtici öz yaşamında canlanıp elle dokunur hale gelişine dikkat çeker yazar.

            “Nietzsche tüyler ürpertici çılgınlığıyla, Tanrı fikrini tamamen inkar ederek ve neslimizin yaşamına sızarak günümüzde Batı’ya ele geçirmiş olan bu ölümcül deliliği şekillendirmiş ve önceden haber vermiştir. Tanrı, toplumun düşüncesini ve tutumunu belirleyen kurumlardan men edilmiştir. Ben, bilhassa Nietzsche’nin yaşamını ve ölümünü, kendimizi tanrı karşıtı yönetim ve eğitim biçimine teslim etmeyi sürdürmekle, ulus olarak acımasızca yöneldiğimiz istikamet için bir model olarak görüyorum.” (s.56)

Evsiz Akıl

            Tanrı karşıtı düşünce aslında iyiliğe Tanrı’dan bağımsız olarak ulaşmak konusunda acizdir. Faydacılıktan uzak durarak bunu inşa etmek zordur.

            Kant insanın mantığına dayalı bir doğru-yanlış sistemi ortaya koymaya çalışmıştır. Dolayısıyla “iyiliğin babası” olarak bahsedilen Kant’ın temel öğretisini yazar şu şekilde özetler:

            “Kant son derece basit iki tezle yola çıkmıştır. İlk olarak ahlak kurallarının akılcı olduklarını ve bu nedenle de akıl sahibi tüm varlıklar için zorlayıcı olduklarını ileri sürmüştür. Bu kuralların mantığın tasımları veya matematiğin kesinliği kadar şüphe götürmez ve tartışılmaz olduklarını iddia etmiştir. Kant’ın temel önermesi, açık ve dolaysız biçimde şudur: İnsanlar – doğulu veya batılı, köylü veya kentli, dindar veya dinsiz- tek başına mantık yoluyla doğru ve yanlış hakkında yerleşik bir hükme varabilirler.

            Kant ikinci olarak, bu hükmün sırf ulaşılamaz bir kuramsal yükümlülük olmadığına inanmıştır. Bunun yerine, insanoğlunun kendi içinde bu yükümlülüğü ve en asil gereklerini irade aracılığıyla yerine getirme kapasitesine sahip olduğuna inanır. Böylece mantığımız sayesinde neyin doğru olduğunu bilebilir ve irademiz sayesinde doğru olanı yapabiliriz.” (s.58)

            Fakat bu mantığın bizi ne kadar doğru olanı yapmak konusunda itici bir güç olacağı koca bir soru işareti ile olarak durur.

            “Her ahlak bilimi öğrencisi Kant’ın ilkesel önermelerinin çağdaş tanrı karşıtlarının bile kabul etmeyeceği çeşitli varsayımlar içerdiğini bilmelidir. Kant’ın herhangi bir tanrısal vahiy olmaksızın yerleşik ahlak sistemine ulaşılabileceği yönündeki inancı, hem felsefi, hem toplumsal hem de tarihi çelişkilerle doludur.

            Ayrıca, Batılı düşüncenin bazı biçimlerindeki bu cesur varsayımın –ahlakın salt mantık yoluyla elde edilebileceği iddiası – Doğu ile Batı arasındaki anlaşmazlık sorununun mutlak nedeni olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Seküler (dindışı) bir bakış açısından ortaya çıkan doğru ve yanlış türleri, ahlaki ve siyasi kuramlarını dine olan bağlılıkları temelinde geliştiren kültürlerle ortak bir zemine sahip değildir. Üçüncü dünya ülkesi adı verilen toplumlarda, Batı’daki –cinsellikten siyasete kadar değişen – belirli fikirlere karşı patlak veren dizginlenemez öfke, bizleri salt “mantığın” en azından ortak bir nokta işlevi görmediği konusunda uyarmalıdır.” (s.59)

            Bir ahlak standardını benimsemek manevi bir temele dayanmalıdır. Bu temel de ancak ve ancak Tanrı’nın kendisi olduğunda sağlam bir zemine oturur.

            “Tanrı’dan bağımsız bir hayat amacı, ahlak konusunu herkese açık bir tartışma alanı haline getirmektedir. Birçok kez kanıtlanmıştır ki, öncelikle ‘telos’u, yani insan yaşamının amacını ve akıbetini belirlemeden akılcı ve tutarlı bir ahlak kuramı oluşturmak mümkün değildir. Kant bile, bir telos olmadan her şeyin yanlış anlaşılacağı sonucuna varmıştır. Eğer hayatın kendisi amaçsızsa, ahlak sistemi karmaşaya boğulacaktır. Dostoyevski’nin söylemiş olduğu gibi, eğer Tanrı öldüyse her şey mubahtır.” (s.61)

            Tanrı’yı öldürmek insanı ön plana çıkarır. Bu da bizi her seferinde olduğu gibi yaratılışa götürür. İnsanın Tanrı’yı görmeyi reddettiği, elinin tersiyle arkaya ittiği ve orta yere sadece kendini koyduğu o zamana, o yere… İşte bu nokta bizi arzuyu kamçılayan şeye götürür. Oxford Üniversitesi profesörlerinden Iris Murdoch, Kant’ın ahlakın akla dayandırılması gerektiği konusunu işlediği Ahlakın Temellendirilmesi adlı çalışmasına muhteşem bir yanıt verir. Yazar bu yanıtı tam da olması gerektiği yerde alıntılar ve bizi tanıdık bir isimle yüz yüze bırakır.

            “Ahlakın Temellendirilmesi’nde son derece güzel biçimde tasvir edilmiş olan insan bize ne kadar yakın, ne kadar tanıdık gelmektedir. Bu insan Mesih’le yüz yüze geldiğinde, kendi vicdanının sesini dinlemek ve kendi mantığına göre hüküm vermek için başını çevirir… Durgun, özgür, bağımsız, sevimli, güçlü, akılcı, sorumlu, cesur, birçok romanın ve ahlak felsefesi kitabının kahramanı olan bu insan bizimledir. Bu hem çekici hem de yanıltıcı yaratığın var olma nedeni meydandadır. O bilim çağının ürünüdür, aklına güvenir, ancak yaptığı keşiflerin açığa çıkardığı maddesel evrene gitgide yabancılaştığının da farkındadır… içinde bulunduğu yabancılaşmanın çaresi yoktur… Kant’tan Nietzsche’ye ve ondan da varoluşçuluk ile varoluşçuluğu andıran Anglo-Sakson ahlaki öğretilerine dek uzanan yol o kadar uzun değildir… Aslında, Kant’ın tasvir ettiği insan Milton’ın yaklaşık bir yüzyıl önce kaleme aldığı eserinde görkemli biçimde vücut bulmuştur: onun özel ismi Lusifer’dir.” (s.63)

            Tanrısız bir yaşam insanı varoluşsal açıdan kişinin her şeye ve kendi de dahil olmak üzere herkese yabancılaşmasından başka bir işe yaramayacaktır.

Bir sonraki bölümde kitabın 1. Kısmını incelemeye devam edeceğiz.

İnceleme: Serda Ayık Sez