İnsan Tanrısız Yaşayabilir Mi? 2.Bölüm

Bir önceki bölümde Ravi Zacharias’ın kitabına giriş yapmış kitabın 1.kısmındaki “Bolluk İçinde Istırap”, “Kaçığın Gelişi” ve “Evsiz Akıl” bölümlerine bakmıştık. Bu bölümlerde sırasıyla felsefi bir tartışma ortamının nasıl olması gerektiği ve bu seviyelerde ele alınan konunun hangi açılardan incelenmesi gerektiğine değinmişti yazar. Daha sonra temeli Tanrı’ya dayanmayan, keyfi ve öznel bir ahlakın sebep olacağı felakete değinmiş, yazı inceleme dizimizin ilk bölümünün sonunda da Tanrı’yı öldürdüğümüzde karşılaşacağımız sona bizi hazırlamıştı.

Bu bölümde de yine 1.Kısmın alt başlıklarına bakmaya devam ediyoruz.

Acı Çekilirken Tanrı Karşıtlığı Nerede?

Mantık ve akıl çerçevesinden Tanrı karşıtlığını ele alan yazar, 1.Kısmın bu bölümünde bu defa insanlığın ortak gerçekliği olan acı sorununu ele alır. Acı çekilirken Tanrı nerede sorusunu bir ayrım yapmadan Tanrısız yaşam için de sormaktan çekinmez.

            “Tanrı karşıtının bakış açısına göre, dini inanç bu soruyu gerçek anlamda yanıtlamaz ve gereklilikleri ancak bol miktarda batıl inançla yerine getirilebilir. Ve bu, sadece kişiyi geçici olarak sakinleştirmeye yarar; eğer sevgi dolu ve kudretli bir Tanrı gerçekten de hüküm sürüyorsa, neden dünyada acı ve çile olduğu sorusunu gerçekten yanıtlamaz. Acı ve çilenin nihai biçimi olan ölüm tecrübesi, bütün bu uğraşı daha da önemli hale getirir.” (s.69-70)

            Bu bilgiyle bizi felsefenin ilgilendiği üç kötülük sorununa götürür: Fizikötesi kötülük sorunu (kötülüğün kaynağı), ahlaki kötülük sorunu (Tanrının bundaki rolünü) ve fiziksel kötülük sorunu (insanın araçlığı söz konusu olmadığında). “olabilecek dünyanın en iyisi” şeklindeki o bilindik tanımlama burada yine kendini gösterir.

            “Şüpheci genellikle Tanrı’nın yaratılışa oynamış olabileceği rol hakkında dört seçenek öne sürer (eğer gerçekten de Tanrı varsa): İlk olarak, hiçbir dünya yaratmamak; ikinci olarak iyi ve kötü gibi sınıfların olmadığı bir dünya yaratmak (yani, ahlak dışı bir dünya); üçüncü olarak, insanın sadece iyiyi seçebileceği bir dünya yaratmak (robot gibi hareket eden bir dünya); dördüncü olarak, dünyayı bildiğimiz haliyle, hem iyiliğin hem kötülüğün mümkün olduğu biçimde yaratmak. Şüpheci şu soruyu sorar: Tanrı kötülüğün ortaya çıkacağını bildiği halde neden bu modeli seçmiş olsun?” (s.70)

            Tanrı karşıtı bu noktada acının bağlamı ve amacı meselesini göz ardı eder ve kendi içinde bir ikilime düşer.

            “Tanrı karşıtı, Tanrı’nın varlığını reddetmesine rağmen acı ve ölüm sorusunu ahlaki bir bağlamda dile getirmekle, kendi gerçeklik anlayışındaki bariz bir çelişkiyi gözler önüne serer. Eğer ahlakın var olmadığı bir evrende yaşıyorsak, sorunun ahlaki bağlamda sorulması neden gereklidir? Neden acıyı bu şekilde telaffuz etmektedir?

            Diğer yandan, eğer ahlakın var oluğu bir evrende yaşıyorsak acılı ve çileli tecrübelerin tümü, gerçekten de Tanrı’nın ahlaki bir gerçeğe insanlığın dikkatini çekmek için kullandığı bir megafon olamaz mı? Fakat ahlaklı bir dünyada yaşıyorsak, soru aslında bizzat insanlığı suçlayan bir hal almaktadır. Tanrı karşıtı ahlaksal ve mantıksal bir ikilem içerisinde kalmıştır. Eğer bu soru yöneltilecek kadar anlamlıysa, aynı zamanda suçlayıcı niteliktedir. Yani, şu düşünceyi doğurmaktadır: Eğer ahlakın var olduğu bir dünyada yaşıyorsak, eleştirmen aynı zamanda kendi ahlaksızlığıyla da ilgilenmek zorundandır. Diğer taraftan sırf maddeden oluşan tanrısız bir dünyada kötülük gerekli bir kavram olmadığı için bu sorunun anlamsız olduğunu düşünüyorsa, bu durumda eleştirmen Tanrı’ya yönelik eleştirisini ahlaki zemine oturttuğu için çelişki içerisinde kalmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, ya soru ya da soruyu yönelten kişi kendi kendini geçersiz kılmaktadır.” (s.72-73)

            Bir diğer önemli konu ise ölüm gerçeğidir. Akıldaki soru bu sefer şudur: Hayatın ölümle sınırlılığına rağmen nihai bir umut var olabilir mi?

            “Ölümle pençeleşen bir kişiyi kısa süre sonra yok olup gideceği hakkında bilgilendirdiğimizde size teşekkür edeceğini iddia eden Nietzscheci görüş, en iyi ihtimalle bir iyi haber / kötü haber şakası olabilir. Kötü haber o kişinin ölmekte olduğudur; iyi haber ise öldüğünde artık başka hiçbir şeye ihtiyacı kalmayacağıdır. Yani kötü haber o kadar da kötü değildir; ölüm aslında özgürlüğün tamama ermesidir.”(s.74-75)

            Bu noktada da önümüze başka bir soru çıkar: Madem acılardan kurtulacağız ve özgür olacağız o zaman neden gidip şimdi kendimizi öldürmüyoruz? Böylesi yerinde bir soruyu soran J.P. Sartre’ın verdiği yanıt sorunun içini doldurmaya yetmez ve havada asılı kalır.

            “Sartre’ın bu soruya verdiği yanıt anlamsızdı: İntihar etmiyordu, çünkü bunu yapmak özgürlüğünü, kendi özgürlüğünü elinden almak için kullanmak olacaktı. Birçok tanrı karşıtı yanıtta olduğu gibi, bu da içi boş bir yanıttır ve verilebilecek karşılık bellidir. Eğer sorunun kendisi özgürlükse ve beraberinde amaçsızlık, acı ve umutsuzluk getiriyorsa, bir kimse bu özgürlüğü ortadan kaldırmaktan neden çekinsin? Bir şeyin kaybı kayıp olarak görülmediğinde, o şey aranılır olmaktan çıkar ve yokluğu hissedilmez. Ölüm kişiyi böyle bir durumdan kurtardığı için aslında her şeyin çaresi haline gelir. Eğer ölüm her şeyin çaresiyse, o zaman kötü bir şey değildir (geride kalanlar dışında). Ancak bu sadece çözümü bir adım daha ileri götürür. Tuhaf bir biçimde, ölüm kötü olmaktan çıkıp mutlak iyilik haline dönüşecek biçimde yeniden değerlenir. Böyle bir düşünceyle, insan olabilecek en iyi dünyayı sadece yok oluş vasıtasıyla yaratabilir. Bu noktada yine, tanrı karşıtı sözcük oyunlarının dünyasına girmiş oluruz.” (s.75)

            Ted Turner gibi bir iyimser hümanist ise birçok insan için umut olan bilgiye ve bilginin dağılmasını sağlayacak teknolojiye güvenir. Böylece sıkça duyduğumuz, tanık olduğumuz başka bir söylemi ortaya çıkarır Zacharias. Bilginin, eğitimin kötülüğün ilerlemesini önleyeceğini ve insanın iyi enerjisinin üstün geleceğine dair inancı çürütür.

            “Turner’ın girişimci dehasına saygı duymakla birlikte, Bosna’da ve Ruanda’da katledilmeyi bekleyen masum insanlara ne derdi, merak ediyorum. Ölüm tam burnunuzun dibinde olduğunda, sırf teknolojik gelişim aracılığıyla umut verilemez; sadece kasvetli bir metanet söz konusu olabilir. Gerçeklikten kaçabiliriz, ancak bu, tıpkı yaraları kozmetik yöntemlerle saklamaya çalışmaya benzer. Gerçekliğin derin ve kişisel acısından kurtulamayız.

            Acı ve ölümün keskin ağzı evrensel olarak hissedilir ve her din ya da hayat felsefesi bu sorunla uğraşmak zorundadır. Tanrı’ya inanmayı kabul eden bir felsefe, yok olma umudu dışında bir yanıt sunmak şöyle dursun, sorunun kendisini bile haklı çıkaramaz.” (s.76)

            İnsanlık ölüm karşısında acizdir. Cevapları sadece Tanrı’da olan umut tek gerçektir. Hem bu dünya ve hem de ölümden sonrası için…

            “Ölüm karşısında verilecek bir yanıt olmadığında, umutsuzluğun yaşamı istila etmesi kaçınılmazdır. Pascal, “Hayat yalnızca geriye doğru anlaşılabilir, fakat ileriye doğru yaşanmalıdır.” derken ne söylediğini biliyordu. Önce ölümü anladığını ve sonra buna göre yaşadığını ifade etmek istiyordu. Bu son derece anlamlıdır. Bütün yolculuklar, varış noktası göz önüne alınarak planlanır. Elçi Pavlus, İsa Mesih’ten bahsederek, “O’nu tanımak, dirilişinin gücünü ve acılarına ortak olmanın ne demek olduğunu bilmek istiyorum” demiştir (Flp. 3:10). Mesih’in dirilişi bizi acılardan haberdar eder; işte bu yüzden Tanrı’nın varlığı ve umudun verdiği güven birlikte işler. Hayat artık sonluluğun buğulu gözlüğünden değil, ölüm karşısında zafer sağlayan Tanrı’nın kendi net bakış açısından görülür.” (s.78)

            Yaşamın Anlamı Üzerine

            Hayatın anlamı konusu hem Tanrı inancı, hem de Tanrı karşıtı olanlar için ortak bir konudur. Hayat kendimiz yaratmak zorunda olsak dahi bir anlam taşımak zorundadır.

            Tanrı tanımazlar için bu anlam çoğunlukla bu dünyada daha çok tatmin edilmeyi bekleyen arzularla, başarı, ün, yüksek yaşam standardına erişmektir. Aslında Tanrı karşıtı olsun ya da olmasın toplumun genel olarak talep ettiği bu duruma herkes bir şekilde yanıt vermeye, o arenada kendine yer bulmaya ve ayakta kalmaya çalışır. Bu noktada daha düşük yaşam standardına sahip kişinin daha yüksek standarda sahip insanların kalıcı bir boşluğun içinde olmalarına bir anlam veremez.

            “Hiç kimse kabul etmekten hoşlanmasa da, bilhassa girişim olanakları bakımından zengin ülkelerde birçok insan için hayata anlam katan şey, uğrunda ölmek pahasına bile olsa daha yüksek bir hayat standardına kavuşmaktır. Ancak bu standartlara erişmiş kişilerin fikirlerine başvurduğunuzda  çoğu kez uğradıkları hayal kırıklıklarını itiraf ettiklerini görürüz. Tenisçi Boris Becker, Wimbelden Kupası’nı ikinci kez kazanmasının ardından intihar eğilimiyle büyük bir mücadele verdiğini itiraf ederek dünyayı şaşırtmıştı. The Eagle Has Landed (Kartal Kondu) adlı romanın tanınmış yazarı Jack Higgins’e göre, meslek yaşamında eriştiği bu yüksek noktada öğrendiği tek şey, henüz küçük bir çocukken şu gerçeği biliyor olmasıdır: “En yukarı çıktığın zaman, orada hiçbir şey yoktur.” (s.82-83)

            Sonuç olarak bir insanın ahlak yasası, umut ve anlam açısından Tanrısız yaşayabilmesi ne kadar mümkündür sorusu bu bölümün sonunda bizi yeniden bulur. Kendi hayatlarımızın tek sorumlusu olarak elbette seçimlerimiz de sadece bizi bağlar. Fakat bu seçim bizim tüm hayatımızı üzerinde tartışma kabul etmeyecek şekilde etkiler. Yazar, hayatımız boyunca verip vereceğimiz en önemli kararda, yukarıdaki soruya bir başka soruyla yanıt verir.

            “İnsan Tanrısız yaşayabilir mi? Fiziksel anlamda, elbette yaşayabilir. Peki, insan makul bir biçimde Tanrısız yaşayabilir mi? Bunun yanıtı, “Hayır”dır! Çünkü bu durumdaki bir insan bir ahlak yasasını inkar etmeye, umudu terk etmeye, anlamdan yoksun kalmaya ve hatalı olduğu takdirde geri dönüşü olmayan bir yola girme riskini almaya mecburdur. Hayatın kendisi bunun aksi yönünde kanıtlar sunmaktadır.

            Mesih dışında yasa, umut ve anlam yoktur. Hayatın bu temel değerlerini sadece siz, kendi başınıza belirler ve tanımlarsınız. Siz, kendi başınıza kendi ahlak yasanızı inşa edersiniz. Siz, kendi başınıza kendi hayatınız için anlam uydurursunuz. Siz, kendi başınıza öngördüğünüz bir umuda dayanarak sahip olduğunuz her şeyi riske atarsınız. Bir düşünürün ifade etmiş olduğu gibi, “Bu işte hepimiz tek başımızayız.” Hayatın en büyük kararını verir, en büyük kumarı oynar ve çağımızın en büyük sorusunu yanıtlarsınız – Tanrısız yaşamayı seçecek misiniz, seçmeyecek misiniz?” (s.88)

Bir sonraki bölümde kitabımızın 2.Kısmına geçerek incelemeye devam edeceğiz.

İnceleme: Serda Ayık Sez