İnsanın Anlam Arayışı (1)

Siz hiç “Neden intihar etmiyorsunuz” gibi bir soruyla karşı karşıya kaldınız mı? Dört farklı toplama kampından kurtulmayı başarmış, Yahudi nörolog ve psikiyatr Viktor Frankl’ın varoluşçu analizin kendine özgü yorumlayışı olan Logoterapi’nin temelini atan sorusudur bu. Dr. Frankl’ın hayatının en acı dolu deneyimlerini yaşadığı toplama kampında ailesinin birçok üyesini kaybetmiş, yıllarını verdiği Logoterapi çalışma dosyasının ise gözlerinin önünde bir çöpe dönüşmesini izlemiştir. Onun tabiri ile elinde sadece tek bir şeyi kalmıştır: Duruma karşı kendi tavrını belirleme yetisi.

Etrafımızdaki acıya ve trajik olaylara rağmen hayatın her daim bir anlamı olduğunu savunan Frankl, aynı zamanda bu anlamı herkesin kendisinin bulması gerektiğini söyler. Fakat elbette bu anlamı bulmak tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda bu anlamın öngördüğü sorumluluğu da almakla yükümlüdür kişi. Bu yükümlülük de onu gelişime götürecektir. Dr. Frankl anlam arayışı ve sonucunu Nietzche’nin şu sözleri üzerine temellendirir: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.”

Kitap üç bölümden oluşur. Birinci bölüm Dr. Frankl’ın toplama kampı deneyimlerini içerir. Frankl bölümüne okuyucuyu neyin beklediğini özetleyerek başlar. Böylece okuyucu kitabın ilerleyen sayfalarında onu derinden sarsacak olaylardan ziyade, bunun çok daha ötesindeki bambaşka bir dünyaya yapacağı yolcuğun da sinyalini alır.

“Bu kitap, gerçeklere ve olaylara ilişkin bir açıklama olma iddiasında değildir, milyonlarca tutuklunun tekrar tekrar yaşadığı kişisel deneyimlerin özetidir. Bu, bir toplama kampının, orada bulunup da sağ kurtulmayı başaranlardan birisi tarafından anlatılan iç öyküsüdür.

Bu öykü, büyük kahramanların ya da şehitlerin acılarını ve ölümlerini anlatmadığı gibi, Kapolar’ın ya da ünlü tutukluların öyküsü de değildir. Bu nedenle güçlü olanın acılarını değil, kayıtlara geçmeyen o büyük adsız kurbanlar ordusunun özverilerini, çarmıha gerilişlerini ve ölümlerini konu olarak seçmiştir.” (s.17)

Bir kamp ortamında karşılaşılan zulümlerin, çaresizliğin, yoksunluğun içindeki bu iç yolculuk elbette Frankl’ın profesyonel gözleminin altında bambaşka bir anlam ve boyuta ulaşır. Dr Frankl bir hekim olmasının dışında yüreğinin derinliklerinde taşıdığı o anlamlandırma beceresi ile şiirsel bir tasviri de bir araya getirir. Belki birçoklarının oradan çıkmayı başaramayacağı Auschwitz’e girişini tam da böylesi bir tanımla kaleme alır.

“Vagonlar öylesine tıka basa doluydu ki, sabahın ilk ışıkları ancak pencerelerin üst kısımlarından içeri  sızabiliyordu. Herkes trenin, cebri işgücü olarak çalıştırılacağımız bir mühimmat fabrikasına gitmesini bekliyordu. Hala Silesia’da mı olduğumuzu yoksa Polonya’ya mı girdiğimizi bilmiyorduk. Trenin düdüğünün, yok oluşa taşıdığı umutsuz yük için havaya yayılan acıma dolu bir imdat çığlığını andıran esrarengiz bir sesi vardı. Derken trenin hızı kesildi, bir ana istasyona yaklaştığımız anlaşılıyordu. Ansızın, kaygılı yolcuların arasından bir nida yükseldi: “Bir işaret var, Auschwitz!” O anda herkesin kalbi duracak gibi olmuştu. Auschwitz adı, dehşet verici olan her şeye karşılık geliyordu: Gaz odaları, krematoryumlar (ölü yakma odaları), katliamlar. Tren sanki tereddüt edercesine, sanki yolcularını o ürkütücü kavrayıştan olabildiğince uzun bir süre korumak istercesine ağır ağır yoluna devam etti: Auschwitz!” (s.23)

Hayatlarının hiç unutulmayacak bir dönemine başlayacakları ve belki yaşamlarını yitirecekleri o kampa girerken, her bir mahkûm ufacık da olsa geçmişe dair bir parçayı umutsuzca yanlarında tutmak isterler. Dr. Frankl o zamana kadar tüm hayatını adadığı Logoterapi çalışmalarının bulunduğu kağıt tomarını kaybettiğinde aslında nerede durduğunu kendiyle aynı kaderi yaşayan insanlar gibi tam da o zaman anlar ve o anı şu tek cümleyle özetler: “Geçmişimin tamamını dışarıda bırakmıştım.” (s.29)

Fakat maalesef geçmişten bir parçayı yanında tutmaktan çok, kendilerine ait olduğunu unuttuklarını bile kaybedeceklerinden habersizdirler.

“Duş için sıra beklerken, çıplaklığımızı iliklerimizde duyumsamıştık: Artık çıplak vücutlarımızdan başka gerçekten hiçbir şeyimiz kalmamışta; tüyümüz bile yoktu; sahip olduğumuz tek şey kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzdu.” (s.29-30)

Dr. Frankl kitabında ilerlerken o kampta hayata tutunmanın yollarını zihnine kazır. Birden bire kafasına dank eden düşünce ise onun o yaşam içinde onu hayatta tutacak olan gerçeğin kendisidir.

“Kafama bir düşünce saplandı: Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamım kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. Tam bir yalnızlık konumunda, insan kendini olumlu eylemle dile getiremediği, çektiği acılara doğru bir tavırla -onurlu bir tavırla- katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı zaman, sevdiği insana ilişkin içinde taşıdığı imgeye sevgiyle yoğunlaşarak doyuma ulaşabiliyordu.” (s.52)

Bu gerçek onu o zamanlar öldüğünden haberdar olmadığı, olsa bile yine de yapmaktan geri durmayacağı ve özellikle üzerinde durarak belirttiği konuya, karısının sevgisinin hayaline tutunmaya yönlendirir. Sadece bu değil; ama aynı zamanda geçmiş yaşamda rutin olarak yaptığı günlük işlerin hayalini kurmak da diğer bir tutunduğu güç olur onun için. Böylece aslında öyle bir ortamda insanın nasıl ayakta kalabilir, neye tutunabilir konusuna gelmiş olur. Bu kamplarda hayatta kalma mücadelesinde yardımcı olan en önemli olgulardan birinin de mizah olduğundan bahseder Frankl. İnsanın hayatta kalma mücadelesine yardım eden duygulardan biri sadece kahramanlık değil, ama aynı zamanda mizahi bir bakış açısının öneminin altını çizer.

“Bir toplama kampında sanata benzer bir şeyin olduğunu keşfetmek, dışarıdan birisi için yeterince şaşırtıcıdır, ama kampta bir de mizah duygusu olduğunu görmek çok daha şaşırtıcı olacaktır; elbette bu, mizahın ancak solgun bir kırıntısı olabiliyor ve sadece birkaç saniye veya dakika sürüyordu. Mizah, kendini koruma savaşında, ruhun bir başka silahıydı. Mizahın, insan yapısındaki diğer her şeyden çok, birkaç saniyeliğine de olsa, uzaklaşarak bir durumun aşılmasını sağlayabildiği, çok iyi bilinmektedir.” (s.58)

Tüm bu süreç içinde sahip oldukları her şey ellerinden alınmışken, aynı zamanda insani değerleri yok sayılır. Frankl’ın tabiri ile “bir zamanlar birileri olan o insanlar artık hiçbir şey”lerdir. Kamp yaşamı her yönüyle buna inandırır, bunu destekler ve yüreklerine kazır. Kişinin kendini gerçekleştirebilmesi için sıralanan o bilindik piramidin[1] herhangi bir basamağını bulmak imkânsızdır o yerde. Fizyolojik ihtiyaçlar yok denecek kadar az ya da çok kötüdür. Güvenlik, ait olma, sevgi ve diğer ihtiyaçlardan bahsetmek mümkün bile değildir. Fakat Dr. Frankl tüm bunlara rağmen kişinin hala elinde tuttuğu bir şeyin varlığından bahseder. Sahip olduğu her şey elinden alınsa da hala yapabileceği bir şeyin olanağını hatırlatır: İçinde bulunduğu duruma karşı tavır alabilme özgürlüğü.

İncelememize bir sonraki yazımızda devam edeceğiz…


[1] Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi.

Serda Sez