İnsanın Anlam Arayışı (2)

“İnsanın Anlam Arayışı” kitap incelememizin birinci bölümünde Logoterapinin ne olduğunu, Frankl’ın kamp hayatına girişini, tüm eski hayatını geride bırakışını ve derin, tarifsiz yalnızlığın içinde nasıl bir ayakta kalma metodu seçtiğini görmüştük.

İnsanın elinden her şey gittiğinde tek seçeneğinin yaşadığı olaylara vereceği tepki olduğuna değinen Frankl kitabının devamında ise bu seçimin nasıl bir şeye dönüştüğünden bahseder.

“Uykusuzluk, yetersiz beslenme ve çeşitli ruhsal stresler gibi koşullar, kamp sakinlerinin mutlaka belli yollardan tepki vereceğini düşündürürse de, son çözümlemede bir tutuklunun nasıl bir insan o1acağının tek başına kampın etkileriyle değil, içsel bir kararın sonucu olarak ortaya çıktığı açıklık kazanır. Dolayısıyla bu tür koşullar altında bile, temelde insan ne olacağına -ruhsal ve tinsel olarak ne olacağına- karar verebilmektedir. İnsan, onurunu bir toplama kampında bile koruyabilir. Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılanma değmemek.” Kamptaki davranışları, acılan ve ölümleri, son içsel özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan sonra, bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir; acıya katlanma yollan, gerçek bir içsel başarıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür. (s.81-82)

Aslında hayatta bir anlam aramaktan ziyade hayatın bizden ne beklediğine odaklanılması gerektiği görüşünü savunan Dr. Frankl (s.92), her bireyin bu çağrıyı ancak kendisinin cevaplayıp yaşayabileceğini, bir başkasının bunu onun için yapamayacağı gerçeğiyle doğru orantılı kişinin biricikliğine de gönderme yapar.

“Her bireyi ayırt eden ve varoluşuna anlam veren bu eşsizlik ve teklik durumu, insan sevgisi üzerinde olduğu kadar yarana çalışma üzerinde de bir etkiye sahiptir. Bir insanın yerine bir başkasının konulmasının olanaksızlığı kavrandığı zaman, bu, kişinin, o insanın varoluşuna yönelik sorumluktum olası kılar. Kendisini sevecenlikle bekleyen bir insana tamamlanmamış bir işe yönelik sorumluluğunun bilincini yaratan kişi, yaşamını kesinlikle bir yana itemeyecektir. Varoluşunun “nedeni’ni bilecek ve hemen her “nasıl’a dayanabilecektir. (s.95)

Öyleyse içinde bulunmak zorunda kaldığımız olaylara karşı bizim gibi cevap verebilecek başka kimse yoktur. Bu da hem hayatın anlamını bizden başkasının gerçekleştirmeye yetkin olmadığı gerçeğini öne çıkarırken, aynı zamanda da bizim biricikliğimizi de gösterir. Böylece kişi her durumda, acıya, çaresizliğe, yokluğa rağmen hala kendini gerçekleştirebilme yetisine sahiptir. Bu gerçekleştirme ve değer de bugün yaşadığımız olaylara karşı takındığımız tavrın geçmişe hiç yok olmayacak şekilde kaydedilecek olmasında saklıdır.

“Artık geçmişte kalmasına karşın, sadece yaşadıklarımız değil, yaptığımız hiçbir şey, sahip olduğumuz düşüncelerin, çektiğimiz onca acının hiçbirisi kaybedilmiş değildi; geçmişi biz yaratmıştık. Geçmişte yapmış ya da olmuş olmak, var olmanın bir başka, belki de en emin şekliydi. (s.98)

Böylece biz karşılaştığımız olaylara karşı verdiğimiz tepkimizle kendi değerimizi de belirleriz. Bugün verdiğimiz tepki sadece hayatımızı anlamlandırmakla kalmaz, aynı zamanda kendimizi nasıl bir insan kıldığımızın da çerçevesini çizeriz. İşte burada ortaya çıkan ve Dr. Frankl’ın ‘onurlu insan’ ya da ‘onursuz insan’ olarak ikiye ayırdığı insan türünde yerimizi de belirlemiş oluruz. Aslında buradaki değerimiz tanrısal bir değeri açıkça ortaya koyar. Üstelik bu değer bu zamanın bizden beklediği değerin çok ötesindedir. Ne ortaya çıkardığımız ürünlerle ilgilidir, ne ne kadar başarılı olduğumuzla ilgilidir, ne de kurduğumuz ilişkilerle ilgilidir. Bu tamamen tutumla ilgili bir değerdir.

Elbette söz konusu bir toplama kampı olduğunda herhangi bir insanın öyle bir yerden daha önce olduğu gibi bir insan olarak çıkması mümkün değildir. Geride bıraktığı insanlık dışı yaşam koşullarının etkisinden kurtulması ve kaybettiği tüm insani duyguları yeniden kazanması zaman alacaktır. Çünkü kişi baskının birdenbire kalkmasından dolayı ahlaki bir bozulma da yaşayabilir.(s.106) Fakat her şeye rağmen her durumda sahip olduğumuz ve asla kaybetmediğimiz değerlerimiz de sarsılmaksızın insanın içinde bakidir. Bu değerler hiçbir şeyle değişmeyen, sarsılmayan, kırılmayan, yok olmayan bir güçte gizlidir.

“Özgürlüğe kavuştuktan birkaç gün sonra, bir gün, çiçekli çayırları geçip, kamp yakınlarındaki Pazar kasabasına doğru kilometrelerce yürüdüm. Tarlakuşları gökyüzüne yükseliyordu, neşeli şarkılarını dinleyebiliyordum. Uzun süre kimseye rastlayamadım; geniş topraklardan, gökyüzünden, tarlakuşlarının verdiği şölenden ve mekân özgürlüğünden başka bir şey yoktu. Olduğum yerde durdum, çevreme, sonra gökyüzüne baktım ve diz çöktüm. O anda kendim ya da dünya hakkında hiçbir şey bilmiyordum, aklımda tekrarlayıp durduğum tek bir cümle vardı: “Daracık hücremden Tanrı’ya yakardım, o da bana özgürlükle yanıt verdi.”

Orada diz çökmüş halde ne kadar kaldığımı ve bu cümleyi kaç kere tekrarladığımı artık anımsamıyorum. Ama biliyorum ki o gün, orada, o saatte yeni yaşamım başlamıştı. Ta ki yeniden insan olana kadar, adım adım ilerledim.”(s.105)

Frankl bu diz çöküşünde, profesyonel kimliğine karşılık kendi hayatının anlamı konusunda okuyucuya tüyo da veriyor gibi gözükmektedir. Kitabın 2.bölümü Logoterapi’nin genel ilkelerini, 3.bölüm ise 1983 senesinde gerçekleşen 3.Dünya Logoterapi Kongresinde onursal başkan olarak verdiği derse dayanan konuları içerir.

            İkinci bölümün belki de en çarpıcı cümlesi, Logoterapi’nin diğer terapi yöntemlerinden farkını açıklar. İnsandaki temel güdülenmenin hayatının anlamını arama yolundaki yolculuğunda gizli olduğunun altını çizer. En önemli konu ise hayatın anlamını bulma yolculuğuna çıkmış ve bu anlamda bir iç bunaltısı yaşayan kişiye karşı takındığı bakış açısıdır.

Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir. Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu, uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir. (s.117)

            Dr. Frankl, insanın hayatı boyunca en çok yorulduğu zorluklarda bile asıl ihtiyacının tüm o gerilimden kurtulmak olmadığı gibi, çok çarpıcı bir iddiayla gelir.

İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. İhtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır. (s.119)

            Benzer bir şekilde parasızlık çeken, işlerinden olmuş ve bir türlü kendilerine kalıcı bir iş bulamayan ve depresyona giren hastalarına sosyal sorumluluk projelerinden aldıkları görevlerden sonra, hala parasız ama mutlu oldukları gerçeğinin altını çizerek örneklendirir konuyu. Dr. Frankl, insanların yaşamlarını sürdürebilecekleri çokça şeye sahip olmalarına rağmen uğruna yaşayacakları bir şeye sahip olamamalarının insanı daha çok perişan ettiğinden bahseder. Önemli olan kişinin acı durumunda kendini geliştirme, değiştirme fırsatına sahip olmasıdır.

“Ancak daha önemlisi, yaşamdaki anlama giden üçüncü yoldur: Değiştiremeyeceği bir kaderle yüz yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir ve böylece kendini değiştirebilir. Kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürebilir. (s.158)

“İnsanın Anlam Arayışı” kitabında, ölümlü ve dolayısıyla sınırlı yaşamlarımızda özgürlük ironik gibi gözükse de, aslında konunun sahip olduğumuz durumlara karşı tavır alabilme özgürlüğümüz olduğunu görürüz her seferinde. Bu da bizi hikâyenin başına, Rab’bin bize verdiği özgür iradeyi nasıl kullanacağız sorusuna götürür. Çünkü bu ilk başlangıç hikâyesi aynı zamanda Dr. Frankl’ın kendine temel aldığı Nietzche’nin şu sözlerine yeniden götürür: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.”

Geriye şu soru kalır: Kendi hayatımızın patronu olup yaşamı algılama, yorumlama ve yaşama şeklimizi ona göre mi düzenleyeceğiz, yoksa yaşamımızın merkezinin ve hayattaki anlam arayışımızın ta kendisi olan Tanrı’yı kabul edip, O’na dayanarak ve O’na bakarak devam etmeyi mi seçeceğiz?

Serda Ayık Sez