Kurtarıcıyı Kurtarmak

Bu dünyada yaşarken en zor, en dipte, en karanlık, en güvenilmez,  en yalnız, en umutsuz zamanlarda biri ya da birilerinin gelip, kontrolümüz dışında gelişen o sürecin içinden bizi çekip çıkarmasını içten içe beklediğimiz, dilediğimiz zamanlar olmuştur. “Sen merak etme, ben her şeyi halledeceğim.” sözü yaşamımızı birden aydınlatan,  umut dolu bir gelecek için bizi yeniden düştüğümüz yerden kaldıran, yalnızlığımızın yürek yakan sürecine serpilmiş su gibidir adeta. Bizi o zamana kadar belki de kaybettiğimiz, kendimize olan güvenimizi de yeniden inşa edecek güce kavuşturur.

Tam da buradan baktığımızda günümüz psikolojisinde kimi uzmanlar filmlere, kitaplara konu olmuş kahramanların sadece bize ilham vermesi açısından değil; ama psikolojimiz üzerindeki yararlı etkileri açısından önemli olduğu konusu üzerinde duruyorlar. Konuyu belli bir perspektiften ele alan uzmanlar,  kahramanların hayat kurtaran, geliştiren ve ilham veren gücüne övgüler sunuyorlar.

Kahramanların ahlaklı ve erdemli insan olmak üzerine emsalsiz bir örnek oluşturduğu ve izleyici üzerinde hayranlık uyandırmaya, sıcak ve samimi duygulara sebep olduğu konusunu öne çıkarıyorlar. Kahramanlık hikâyelerinin korkuları yatıştırarak, ruhları şımartarak, umutları besleyerek güç, direnç verdiğinden ve böylece ruhsal bir iyileşmeye ve rahatlamaya aracılık ettiğinden bahsediyorlar. Bu iyileşmenin bir başka yönünün de sadece kendi ruhsal alanımız içinde kalmadığı; ama ilişkilerimizde de benzer iyileşmeye götürecek davranışı oluşturmak açısından rol-model olduğunu da açıklamalarına ekliyorlar.

Uzmanlar, kahramanların tıpkı kendi yolculukları sırasında değişim ve dönüşüm geçirerek hayatlarındaki gerçek amacı bulmaları gibi, benzer şekilde izleyicilerin de kendi hayatlarında değişim ve büyümek konusunda riske girdiklerinde aslında kendilerini zorladıklarında tam potansiyellerine kavuştuklarını ve böylece bilinçlerinin de kahramanca bir dönüşüme uğradığını söylüyorlar.

Sosyolojik açıdan bakıldığında modernleşmeyle, sanayileşmeyle ve küreselleşmeyle birlikte değişimin, dönüşümün, yabancılaşmanın, bireyselleşmenin, izolasyonun kontrolden çıkışı aynı zamanda hem tek olarak bireye, hem de topluma güvensizlik ve kaygı sorununu da beraberinde getiriyor. Bu açıdan baktığımızda da kahramanların yine sadece kendilerinin bir dönüşüm geçirmediği; ama yaşadıkları dünyayı da değiştirdikleri, böylece gelecekle ilgili de bizlere umut veren kahramanların bizim de birer kahraman olabileceğimiz konusunda bizi de ikna edebilecekleri konusunu öne çıkarıyorlar.

Kurtarıcı figürü ile her türlü acının kesin, etkili, sonlanabilen ve durdurulabilen bir şekle dönüşmesi, hayali bir dünyada da olsa bir yerlerde çözüme ulaşması elbette reel açıdan da bir umut ve rahatlama hissi getirecektir. Bu bizi kendi dünyamızda ne kadar kahramana dönüştürür bilinmez; ama ruhsal dünyamızdaki açlığa ya da boşluğa oldukça çarpıcı bir şekilde işaret eder: Kurtarılmaya olan ihtiyacımıza…

İnsanlığın daha en başta kendine kahraman olacak tanrılar yaratma konusundaki eşsiz yeteneği malumdur. Yazıyı bulmasıyla birlikte sahip olduğu uçsuz bucaksız bir kaynağı daha da ileri nesillere taşıma, kurtarıcı ya da kahraman figürünü istediği gibi şekillendirmede kendine sınır tanımamıştır. İlerleyen zaman, çoğalan bilgi, gelişen yetenek ve sonunda ilerleyen teknoloji ile de bunu farklı alanlarla harmanlamaya ya da yeni alanlar bularak oralara da taşımaya devam etmiştir. Kahramanlar, kurtarıcılar tek boyutlu kaynaklardan, iki boyutlu resimli kitaplara ve nihayetinde kamera önünde canlanan üç boyutlu halleriyle gerçek karakterlere dönüşmüştür. Dolayısıyla üzerinde konuşabileceğimiz birçok kahraman, kurtarıcı karakterleri ile sinema bu anlamda büyük bir zenginliğe sahiptir.

Acı sorunu belki de insanın kendini kapana kısılmış bir hayvan gibi çaresizlikten öfkeli hissettiği ve ayağına bağlı olan ve asla kurtulamayacağı bir kelepçe gibidir. Öyle ki bu zayıflığından kurtulmak için kimi zaman sonunda yüzlerce kişinin ölmesine sebep olsa da içinden bir kahramanı çıkarmayı, bazen de tüm dünyanın kahramanların gerçekliğine inandırabilmek için onları birbiriyle karşı karşıya getirmeyi gerektirir. Sonunda geri dönüşü olmayan bir yola girse bile bunu yapmak, çünkü kendi önlenemez kırılganlığı ile Glass (Unbreakbakle – Ölümsüz) gibi bunu tüm dünyaya haykırmak ister. Süper kahramanlar gerçektir, yeter ki biz onlara inanalım!

Bazen de kendisini dünyadan ya da insandan soyutlanmış hissettiğinde kendine ait özel bir alan inşa eder. Elisa (The Shape of Water – Suyun Şekli) gibi her güne yedirdiği ritüellerle bir şeye bağlı kalma, tutunma ve güvende hissetme ihtiyacını karşılar. “eksik, kusurlu, yalnız” yani “öteki” olmaktan kurtulmanın kişisel çabasıyla… Bu dünyaya ait olmayan bir yaratığı, dilsizliğinin engeliyle özdeşleştirerek onu hem yalnızlığından hem de esaretinden kurtarmak ister. Çünkü o “şey” insan bile değilken, onu kurtaramayacak olmanın onursuzluğunu “Hiçbir şey yapmazsak biz de insan değiliz” cümlesine yedirir.  

Sadece suda yaşayan bu yaratık nihayetinde karada aldığı kurşunla kısa bir süreliğine ölse de, yeniden dirilir ve elbette kötülüğe gereken cevabı verir. Kendisini onun için feda ederek bu hayata gözlerini kapayan Elisa’yla, yıllardır boynunda olan, kendisinin dahi çok da anlamlandıramadığı derin yara izlerinin birer solungaca dönüşmesine aracılık ederek denizin derinliklerinde kaybolur. Gerçekten mutlu olup olamayacağını bilemesek de;  Elisa kurtarıcısını kurtarmanın ödülünü dilsiz, eksik, yabancı ve öteki olduğu bir hayata ölüp, yaratılışının gerçek amacına uygun olan bir başka hayata dirilerek alır.

Yaşamın bilinmezliği, bu bilinmezliğin getirdiği korkuyu ve kaygıyı ondan alacak, onu koşulsuz, yargısız; ama sevecenlikle kabul edecek yenilmez bir güç arar. İç dünyasının karanlığında adeta bir cenine dönüşür de, çevresini sarmalayan acı veren her şeyden kaçmak isterken ona ihtiyaç duyduğu şefkati gösterecek birine adeta yapışma ihtiyacı hisseder. Kim bilir belki de bu ihtiyacı hissetmeden ya da bu ihtiyacı karşılanmadan devam edebilmesi bile mümkün değildir aslında. Tıpkı Dodd’un (The Master-Usta) Freddie’ye söylediklerinin çarpıcılığında buluşan ve seyirciyi kendiyle baş başa bırakan repliklerinde olduğu gibi: “Bir efendiye ihtiyacın olmadan, herhangi bir efendin olmadan yaşayacak bir yol bulursan eğer bunu bizimle de paylaş mutlaka; çünkü bunu başarırsan sen dünya tarihinde bir ilk olacaksın.”

Paskalya öncesi Büyük Oruçta bu 40 gün, kendimizi alçaltarak, sahip olduğumuz her şeyin ötesinde yüreğimizin derinliklerinde gerçekten neye ya da kime ihtiyacımız olduğunu derin düşündüğümüz bu zaman, belki de hepimizin içindeki yalnız ve çaresiz çocuğun ortaya çıktığı zamandır. İsa tam da oradan tam ihtiyacımız olan yerden bize uzanır, bizi kahkaha ve keder dolu bir yolda birlikte yürümeye davet eder. Üstelik bu daveti bizi yalnız bırakmadan ama biz istediğimiz sürece bıkıp usanmadan bize eşlik etmek üzere yapar.

Kendi hayatlarımızın başrolünde O’nun gücüyle dolarak, gerçek kahramana ayak uydurabilme çabasının sevinci ve özgüveni ile bizi besler ve fakat asla kibre izin vermeden benzersiz bir ümitle yaşamanın sırrını kulaklarımıza fısıldar. Umudun her gün yeniden yeşermesi, her sabah uyanabilmemiz için bize en gerçek sebebi verir. Dünyaya meydan okuma cesaretini ve böylelikle kendi dönüşümümüze bir tuğla koyma fırsatını yaratır. Mutlu sona bizi inandırır, çünkü yaratılışımızın ait olduğu gerçek dünyaya ve gerçek kimliğimize çarmıhıyla bizi taşır.

Gerçek kurtarıcılar kurtarılmaya ihtiyaç duymaz, gerçek kurtarıcılar ölmez ve İsa bunun bu hayattaki tek gerçek örneğidir. İşte müjde budur!

            İsa dirildi, Diriliş Bayramımız kutlu olsun!

Serda Ayık Sez