Macbeth Olmak – Kader, Özgür İradeye Karşı

“Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir.” Hasa Ali Yücel, 1941, MEB (s.3)[1]

Sanat yapıtları insanı anlamada; bazen en temel varoluşsal ihtiyacını görmede, bazen de onu tanımlamak konusunda rehber gibi gözüken duygularını incelemede bize oldukça zengin kaynaklar sunar. Bazen bir filmin tek bir repliğinde, bazen bir yağlı boya tablonun tek bir fırça darbesinde, bazen de bir roman kahramanının monoloğunda gizlidir bu. Bazen de çok geçmişten kopup gelen bir klasiğin satırlarında size aşina geleni yakaladığınız yerdir.

Belki elimizden düşürmediğimiz kitabıyla, belki fırsatını yakalayıp tiyatro sahnesinde izlediğimiz oyunuyla ya da sinema perdesinin kendine has büyülü perdesinde seyretmeyi tercih ettiğiniz Macbeth de her dönemde insanların dikkatini çekebilmeyi başarmış o en tanıdık klasiklerden birisidir. İyi ve kötünün bitmeyen mücadelesinin net savaşını görebildiğimiz özel bir eserdir de.

Etrafında dönüp gelişecek olaylardan habersiz Macbeth düşmanlarına karşı kazandığı zaferle evine dönerken belki de karşılaşmayı hiç beklemediği üç kişiyle yüz yüze gelir. Öncesinde iyi ve kötünün birbirine karıştığı ve görece bir değerlendirmeye maruz bırakıldığı zamanımıza bir göndermeyi andıran konuşmalarına şahit olur okuyucu:

Hepsi (3 Cadı): İyi kötüdür, kötü de iyi.” (s.6)

İyi ve kötü arasında bir ayrım, bize birçok tartışma kapısı açsa da, evrensel bir ahlakı sorgulamaya götürse de esas dikkatimizi çekecek konu Macbeth’in cadıların sözlerine göstereceği tepkiyle ilintilidir. Zaferin ve sonunda ona verilen bir unvanın sarhoşluğunu daha üzerinden atamadan yolda kendisini yeni unvanların beklediğinin haberi bir parça bal gibi dudağına çalınır Macbeth’in. Cadılardan aldığı “beylik ve krallık” sözleri önlenemez bir korku ve şaşkınlığa sebep olur. Fakat tüm bunlar hayallerini bir anda en yüksek seviyeye taşır ve cadıların sözlerini onaylayan kazanılmış yeni bir beylik haberi ile Macbeth’in yüreğine çapasını atar. Bu noktada silah arkadaşının sözleri ise onun insani sınırları zorlayacak ve giderek yükselecek olan hırsının habercisi gibidir.   

Banquo: … Ama gariptir: Çok kez, başımızı belaya sokacak işler yapmamız için şeytan doğru bilgiler verip önemsiz şeylerle bizi elde eder. Sonra da en önemli yerde bize ihanet eder.” (s.13)

Tüm bunlar bir anda bizi Yaratılış’ın ilk satırlarına götürür. Doğru bir bilginin nasıl da evirilip çevrilip bizi kendisine tutsak edişini ve bize kalan yalnızlığımızı hatırlatır.[2]

Macbeth cadıların sözlerini düşündükçe, kendisine vaat edilen itibar, para, ün, güç dolu mevkii büyütmeye, beslemeye başlar ve düşüncelerinin onu sınırsızca alıp götürmesine izin verir. Giderek yükselen bir arzunun içinde kaybolur; ama bir yanı da hayalini kurduğu manzaranın içinde huzursuzlanır. Bu denli coşku dolu bir geleceğin içinde onu sarsan büyük bir korkunun ağır gölgesi de düşüncelerine eşlik eder.

Macbeth: Bu olağanüstü haber kötü olamaz, iyi de olamaz; kötü olsa, ne diye daha başlangıçta doğru çıkarak bana başarının tadını tattırsın? İşte Cawdor Beyi oldum. İyi olsa, niçin aklıma gelen korkunç şeyler saçlarımı diken diken ediyor? Korkunç düşünceler insanın karşısında duran korkunç şeylerden daha beter. Cinayet kafamda henüz bir kurmacayken şu zayıf benliğimi öyle sarsıyor ki, iş henüz düşünce durumundayken boğuluyor, henüz gerçekleşmeden yok oluyor.” (s.13)

Kral olma yolunda başarıyla ilerlemek, kendi emeğinin ödüllendirilmesi olarak bu payeyi kazanmak aklına bile gelmez Macbeth’in. Beklemek belki de o anda içinde bulunmayı tercih etmeyeceği ve hatta düşüncesine bile katlanamayacağı bir eziyete dönüşür adeta. Tüm dikkati ne olursa olsun kulağına fısıldananları bir fırsata çevirme isteğine yönelir ve bu fırsatın da bir an önce gerçekleşmesi için yanıp tutuşmaya başlar.

Macbeth: (Kendi kendine.) Cumberland Prensi ha! Bu basamağın ya önünde kapaklanmam yahut üstünden aşmam gerek çünkü yolumu kapıyor. Yıldızlar ateşinizi gizleyin! Işık benim o kapkara isteklerimi görmesin. Göz, eli görmezlikten gelsin, ama yine de, gözün bakmaya korkacağı o iş gerçekleşsin.” (s.16)

Elbette her şey öyle bir çırpıda gerçekleşebilecek kadar basit ya da erdemli bir eylemle benzerlik göstermez; ama Macbeth aruzlarından yükselen sese mahkûm olur ve o çok iyi bildiğimiz satırlardaki sona doğru adım adım ilerlemeye başlar.[3] Üstelik bu yolculuğunda tek başına değildir. Bizi yeniden en başa, yaratılışa götürecek bir yardımcısı vardır yanında. Onu korkularından kurtaracak ya da öfkelenerek korkularını susturacak, arzularının kör eden esaretinde büyümesine, kökleşmesine, belki bir inatla, belki bir ispat çabasıyla kendisini ölümcül eyleme sürükleyecek girdaba iten bir yardımcı… 

Lady Macbeth: Öyleyse kuşandığınız umut, sarhoş muydu? O zamandan bu yana uyudu da şimdi, o kadar gözü pekçe kurduğu düşten korkup uyanıyor. Bundan sonra senin sevgini böyle bileceğim. Dileğinin gerçekleşmesi için yiğitlik gerekiyor. Böyle olmaktan korkuyor musun? Hem yaşamında çok önemli olacak bir şeye sahip olmak isteyeceksin, hem de korkak olacaksın. Atasözündeki, balık yemek isteyen ancak ayaklarını ıslatmaktan korkan zavallı kedi gibi isteği korkuya köle etmek mi istiyorsun?” (s.21)

Bir cinayet eylemini “kuşanılan bir umut”, “gözü pekçe kurulan bir düş”, “dileğin gerçekleşmesi için yiğitlik” olarak tanımlayan bir düşüncedir Lady Macbeth’inki… Çünkü bir şekilde kralın bertaraf edilmesi zaten çoktan çizilmiş bir kaderin yerine getirilmesinden başka bir şey değildir onlar için. Nihayetinde kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşecek olan ve onlara çoktan iletilen bildiri derin korku ve sarsıcı kâbuslar eşliğinde gerçekleşir.

Kendisi için çoktan çizilmiş yolu yürüyeceğini düşünen Macbeth için ilk kulağına çalınan zamanki kadar ihtişamlı değildir artık her şey. Karısının ölüm haberini alan Macbeth için tüm olanlar anlamsız bir oyunun ufak bir parçası gibi görünmeye başlar. Hayat çok büyük şeyleri onun kucağına bırakır gibi görünürken, bir anda dünyanın tüm zenginliği, göz alıcı parlaklığı ve anlamı yitip gider. Hayat, havada asılı kalan, paslanmış, ipleri eskimiş boş bir levha gibidir…

Macbeth: Bu er geç olacaktı, bu haber bir gün gelecekti. Yarın sonra yine yarın, yarın diyerek küçük adımlarla ömrün son hecesine kadar ilerleyecektir zaman. Ölüm yolunda ilerlerken bütün dünlerimiz, geçmiş günlerimiz, sersemlere ışık tuttu. Sön, kısacık mum, sön! Ömür bir yürür gölge; zavallı bir kukla ki sahnede salınıp çırpınarak saatini dolduruyor, sonra bir daha adı duyulmuyor: Bir aptalın anlattığı bir masal bu; sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldiği de yok.”(s.76)

Tragedyalarda seyirciye sunulan şey; karakterin mutluluktan mutsuzluğa doğru gidişinin, yıkıma uğrayan hayatının örnekliğidir. Amaç aslında seyirciye yapılmaması gerekeni göstererek yapılması gerekeni kendisinin bulmasına aracılık etmektir. En çok bilinen adıyla katharsis yoluyla izleyicide bir farkındalık oluşturma arzusudur. Bugünden Macbeth’e bakarken ise farkındalığımız sürekli bir kader kavramına doğru çekilir. Macbeth’in özellikle son sözlerinde insan olarak bir yerlerde bizim için bir şeyleri belirleyen, onun ancak olası kuklası olduğumuz ve eylemlerimizden mesul olmadığımız, nereye ve nasıl gideceğini bilmediğimiz bir yaşamı vaat eden bir gücün altı çizilir. Tüm hayatının mahvoluşunu böylece o güce fatura eder Macbeth.

İnsan başına gelen olayların cevaplarını bulmada zorluk yaşayabilir. Yaşadıkları tam olarak kendi seçimi midir, yoksa başka bir seçimde de yine de benzer bir sonuca mı ulaşacaktır, gibi her olayda belirsizliğini sürdürecek ya da cevabını asla alamayacağı sorular zihninde de dolaşabilir. Fakat ne olursa olsun insanın dileği her zaman iyi, mutlu ve rahat bir yaşamın peşinden koşma yönünde ilerler. Öyle ki başka evrenler fikriyle yaşadığını düşlediği diğer olası hayatlarla, bir şekilde bu dünyadaki zamanı için bir teselli bulur. Mutluluğu nasılsa başka bir zaman ve mekânda bulacağı ümidi ile şimdiki endişesine bir parça soğuk su serpmiş olur.

Kader ve özgür irade konusunu düşünürken zaman zaman açıklayamadığımız, bizler için belki ancak Rab’le yüz yüze geleceğimiz güne kadar sır olarak kalacak bir gizem yanı olabilir. Diğer bir yanda bizim için çizilmiş kesin bir kaderin varlığından da asla şüpheye düşmeyiz. İnsanın küstahça seçimleri ile kendisi için tasarlanan yaşamı mahvoluşa teslim olsa da, yine de Tanrı’nın vazgeçmeyen sevgisi ile ilk baştaki tasarısının ne olursa olsun gerçekleşeceğinin garantisini İsa Mesih’le yeniden altını çizdiğini biliriz. Bindiğimiz trenin nereye gideceğinden eminizdir. Ama o trenden inme, aşağıda bekleme, başka bir yöne meyletme ihtimallerimiz de vardır elbette. Elimizdeki bir fırsatı,  sırf kendi hırslarımız, dizginlenemez arzularımız, hasetliğimiz ya da ille de kabul görme isteğimizle olması gerekenin çok dışında bir yöne çevirebileceğimiz gibi… İçimizi kemiren, bizi köşeye sıkıştıran, rahatsız eden tanrısal sezgilere rağmen…

Bakış açımız “Tanrı ya da kader yok, hayat rastgeledir” gibi bir düşünceye iliştirilmiş değildir elbet. Rab’bin, ister kendi seçimlerimizden, ister 3.şahıslardan kaynaklanan durumlardan, ister ilk günahın getirdiği yok oluş mahkûmiyetinden kaynaklanıyor olsun; kötülüğü, acıyı, sorunu hayatlarımızda nasıl kullandığını biliriz. Belki nasıl olduğunu hiç anlamadan acı yolculuğumuzdan büyüyerek çıkarız. Değişiriz, dönüşürüz… O’na daha çok tutunmayı, başkalarına bereket, teselli, teşvik kaynağı olmayı öğreniriz. Geriye dönüp baktığımızda öyle bir olaydan şu anki durumumuza nasıl geldiğimize, kötülüğün iyiliğe çevrildiğine, iyilik için nasıl hizmet ettiğine şaşırırız.

Her birimizin bir potansiyeli vardır ve bu potansiyelimizi kullanabilmemiz için de özgür irademizi kullanmamız gerekir. Rab bu alanı bize açmıştır. O alanda Meryem “iyi olanı”[4], İbrahim “Tanrı’ya güvenmeyi”[5], Lut “Rab’bin sözüne uymayı” seçmiştir[6]… Her şeye uygun bir açıklamamız olmasa da, bizi neyin yönlendirmesine izin vermemiz gerektiğini biliriz.  Mesele o yönlendirişe teslim olup olmamamızda gizlidir.     


[1]Macbeth;  İTÜ Edebiyat, Çağdaş Matbaa, Haziran 1999, Çev. Orhan Burian (Bu kitabın hazırlanmasında MACBETH’in MEB İngiliz Klasikleri dizisinde yayınlanan ikinci baskısı temel alınmış ve çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.) s.2

[2]RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. (Yaratılış 3:1)

[3] Sonra arzu gebe kalır ve günah doğurur. Günah olgunlaşınca da ölüm getirir. (Yakup 1:15)

[4] Luka 10:42

[5] Yaratılış 22:8

[6] Yaratılış 19:26