Unutma Beni

(Dikkat, sürpriz kaçıran ögeler içermektedir!)

            2014 yapımı filmin yönetmenliğini de senaryosunu da Richard Glatzer ve Wash Westmoreland üstlenmiş. Orijinal ismi “Still Alice” olan film, nörobilimci de olan yazar Lisa Genova’nın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Başrollerini ise Jullian More, Alec Baldwin ve Kristen Stewart paylaşmış. Jullian Moore 2015 de bu filmdeki performansıyla aralarında Akademi, Bafta, Altın Küre gibi birçok grup, dernek ve festivalde en iyi kadın oyuncu ödüllerini toplamış.

         Alice Moore bilişsel psikoloji profesörü ve dünyaca ünlü bir dilbilim uzmanıdır. Kocası John tıp fakültesinde araştırmacıdır. Üç çocuğundan biri olan oğlu Tom tıp fakültesinde okumakta, büyük kızı Anna avukattır ve üniversite okumayan, ailenin “asi” kızı olan Lydia tiyatroyla ilgilenmek uğruna evden uzakta yaşamaktadır. Her şey, hayatını iletişime, sözcüklere adayan Alice’in verdiği bir konferansta cümlesini tamamlamak konusunda sıkıntı yaşaması ile başlar. Bir gün Columbia Üniversitesi kampüsünde koşu yaparken kaybolması Alice’e  nöroloğa gitme kararı aldırır.

Erken Başlangıçlı Alzheimer teşhisi konulan Alice’in “Keşke kanser olsaydım” sözleri, bu hastalığın onun için anlamını vurucu bir şekilde ifade eder. Hayatını adadığı mesleği kelimelere, onların oluşumlarına olan hayranlığı ile büyüyüp gelişmiştir ve fakat şimdi her şey ellerinde kayıp gitmektedir. Artık bileğinde “hafızası zayıf” künyesi taşıyan Alice telefonuna her gün cevaplamak üzere basit sorular hazırlar ve böylece devam edebilmek için de kendine bir kriter belirlemiş olur. O telefonda yazılı en basit şeyleri bile bilemediğinde artık yaşaması için de bir sebep kalmayacaktır. Böylece kendine direktiflerle dolu bir video hazırlayarak önceden yatak odasındaki çekmeceye koyduğu uyku ilaçlarının hepsini yutması konusunda gelecekteki Alice’e bir not bırakır. Fakat hiçbir şey onun beklediği gibi olmaz.

Alzheimer adım adım Alice’i teslim almaya başlar. Randevuları unutur, kızını tanıyamaz, zaman kavramını kaybeder, tuvaletin yerini unuttuğu için üstüne yapar, çocuklaşır…  Zihninde yakın geçmişinden ziyade çocukluğuna dair anıları vardır artık.  Fakat tüm bunların arasında bir yerde Alzheimer Derneğinde elinde konuşma notları ve aynı satırı tekrar okumasını önlemek için işaretleme kalemi ile yaşamak zorunda kaldığı hastalığını anlattığı özel bir günü de araya sıkıştıracak kadar dirayetlidir. Bu konuşma aynı zamanda hayatıyla yaptığı bir hesaplaşmanın da özeti gibidir…

“Günaydın,

Burada olmaktan onur duyuyorum. Şair Elizabeth Bishop şöyle yazmış: “Yitirme sanatında ustalaşmak zor değil. O kadar çok şey yitirilme niyetini içinde taşıyor ki, yitirilmeleri felaket olmuyor.” Ben bir şair değilim. Ben Erken Alzheimer hastalığıyla yaşayan bir insanım ve böyle bir insan olarak yitirme sanatını her gün yeni baştan öğreniyorum. Dayanaklarımı yitiriyorum, nesneleri, uykumu, ama en çok da anılarımı yitiriyorum Ömrüm boyunca anı biriktirdim. Onlar bir anlamda en değerli varlığım haline geldiler. Kocamla tanıştığım gece, çocuklarımın doğumu, arkadaşlarım, dünyayı gezmem… Yaşamımda biriktirdiğim her şey, uğruna çaba harcadığım her şey, şimdi elimden alınıyor. Tahmin edebileceğiniz yahut bildiğiniz gibi bu cehennem demek. Ama daha da kötüye gidiyor. Bir zamanlar olduğumuz kişiden bu kadar uzaklaştığımızda bizi kim ciddiye alabilir? Tuhaf davranışlarımız ve anlaşılmaz sözlerimiz başkalarının bize bakışını değiştiriyor. Bizim kendimize bakışımızı da… Giderek gülünç, yetersiz ve komik oluyoruz, ama bu biz değiliz. Bu yalnızca hastalığımız. Her hastalık gibi bunun da bir nedeni var, bir ilerleyişi var ve bir tedavisi de olabilir. En büyük dileğim, çocuklarımın, bütün çocuklarımızın, gelecek kuşakların benim yaşadıklarımı yaşamamalarıdır. Fakat şimdilik ben hala hayattayım. Hayatta olduğumu biliyorum. Derinden sevdiğim insanlar var. Hayatta yapmak istediğim şeyler var. Bir şeyleri hatırlayamadığım için kendime kızıyorum; ama yine de gün içinde katıksız sevinç ve mutluluk anları yaşadığım oluyor. Ve lütfen acı çektiğimi sanmayın. Acı çekmiyorum. Mücadele ediyorum. Bir şeylerin parçası olmak için mücadele ediyorum. Bir zamanlar olduğum kişiyle bağımı korumak için. “Anı yaşa” diyorum kendime. Yapabileceğim tek şey bu. Anı yaşamak! Kendime fazla yüklenmemek, yitirme sanatında ustalaştığım için… Tutunmaya çalışacağım şeylerden biri de bugün burada yaptığım konuşmanın anısı olacak. Elimden gidecek, biliyorum. Belki yarın gitmiş olacak, ama bugün burada konuşuyor olmak benim için çok anlamlı. Bana, iletişime her zaman hayran olan eski beni hatırlatıyor. Bu fırsat için çok teşekkür ederim. Benim için dünyalar kadar değerli. Teşekkür ederim.”

Oğlu tıp fakültesine devam ederken, büyük kızı yeni doğan ikizleriyle ilgilenirken, kocası Mayo Klinikten teklif edilen işi kabul edip evden ayılırken, günün sonunda yanında sadece küçük kızı Lydia kalmıştır.

Film kızının oyunundan okuduğu bir paragrafla son bulur. Annesinden hala onay almak isteyen Lydia “Beğendin mi” diye sorar Alice’e. Karşısında sadece yüzünde bir gülümse ile olduğu yerden sallanan bir kadın vardır. Vazgeçmez, devam eder “Az önce okuduğum şey ne hakkındaydı?” Alice Alzheimer hastalığı olan herkes gibi sürekli çocukluğuna dair anıların içinde süzülmektedir. Trafik kazasında kaybettiği kız kardeşi ve annesini görürüz yeniden onun zihninde ve sonra güçlükle bir sözcük çıkar dudaklarından: Sevgi.

Film TV filmi gibi çekilmiş, Alzheimer hastalığını işlenme şekli açısında nörologlar tarafından eleştiri almış olsa da, çok önemli bir soruyu geride bırakır:

     Yitip gitmeyecek neye sahipsiniz?

         “Sevgi asla son bulmaz.”[1]


[1] 1. Korintliler 13:8