Ve Tanrı Ağlıyordu

“Ve Tanrı Ağlıyordu” Ziya Meral’in 2006 yılında  GOA Yayınları’ndan çıkan kitabı, ilk kitabı. Kitap, Ön Söz ve Son Söz de dahil olmak üzere toplam on beş bölümden oluşuyor. On üç ana bölüm ise kendi içinde de küçük alt başlıklar taşıyor.  Yazar her ana bölüm başına filozof, edebiyatçı, devlet adamı ve Hristiyan teologlardan alıntı yaptığı sözlerle başlıkları ve dolayısı ile bölüm içi konuyu perçinliyor. Bu alıntıları, bütün kitap içinde serpiştirmeye de özen gösteriyor.

Meral, Ön Söz’de okuyucuyu düşünsel anlamda özgür bırakırken, oldukça açık bir dille bu kitapla yapmaya çalıştığı – çalışacağı işi açıklıyor. Bu karşı konulmaz davetle okuyucu da, entelektüel, felsefi ve duygu dolu bir yola çıkıyor. Yazarın ifade ettiği gibi kendi tarafından deneyimlenen yolculuğa davet oluyor bu kitap. Bu serüvende okuyucu zaman zaman şaşırıyor, zaman zaman heyecanlanıyor, zaman zaman duygulanıyor, zaman zaman rahatsız oluyor. Ama asıl kendine sorması gereken soruyla daha baştan da yüzleşmiş oluyor:

“Tanrı inancı bu çağda ne anlama geliyor?” (s.9)

Meral, sarsıcı bir ilk bölümle giriş yapıyor çıktığı yolculuğa. Dünyada olup biten tüm olumsuzlukların sebebini ararken, haksızlıklara ağlarken, çoğunluğun Tanrı’yı nereye koyacaklarını bilemedikleri zaman tam da, çok cesur bir yüzleşme yapıyor. Aynı cesaretle de hesap soruyor. Fakat tüm birikmiş öfkenin cevabı yaşadığı derin acı kadar şok edici oluyor. Hatta aslında belki bu yolculuğun gerçek sebebini ellerine bırakıyor:

“Yoruldum; saçmalıktan, acıdan, düş kırıklıklarından. Dönecek bir yol, bir umut kalmadı. Acaba Tanrı eğleniyor muydu benim tüm gücümün kırılışıyla da? Buradaki savaş, “Kim daha dayanıklı” mıydı? Ağlıyordum. Ellerimle kapatıyordum yüzümü. Tanrı zevk almamalıydı galibiyetten. Haz vermemeliydim ona yenilgimizi izlemekten. Ellerimi sıktım, kocaman bir yumruktu. Yüzleşme vakti gelmişti artık Onunla. Tanrı’ya yüzümü döndüm tüm nefretimle, tüm yenilmişliğimle; “Kazandın” diyebilmek için. Tanrı’nın yüzünü aradım. Gözlerim O’nun sonsuz gözlerini buldu ve Tanrı ağlıyordu. Ellerinde gözyaşlarım vardı.” (Sayfa 15-16)

Ziya Meral her bir bölümde o kadar tanıdık soruları gündeme getiriyor ki, okuyucu mutlaka bu soruların, sorgulamaların bir yerinde kendini buluyor. Sorgulama, sorgulanmayı da beraberinde getiriyor satırlarda. Özellikle ahlaki normların kırıldığı noktanın ve belki de ahlaki normların bir şekilde varoluşunun sebebini yazar bakın nasıl açıklıyor:

“Eğer bizim doğru ve yanlış kavramlarımız sadece soyut prensipler idiyse o zaman böyle bir his hiçbir anlam ifade edemezdi. Çünkü sadece kişisel bir varlığın huzurunda utanç duyulabilirdi. Kimse bir suç ve ceza kanunu kitabının huzurunda utanç duymazdı. Yani eğer hissettiğimiz suçluluk ve utanç hislerinin mantıki bir açıklaması olacaksa bu ancak bizlerin huzurunda böyle hissettiğimiz bir Kişinin varlığıyla ilişkili olduğundaydı. Utanç duyuyorduk çünkü birisinin varlığında yanlış yolda olduğumuzun ve birisine karşı bir yanlışta bulunduğumuzun gerçeğini seziyor ve yaşıyorduk. Gurur, acımızı ve çaresiz başkaldırımızın sonuçlarını kabul etmemizi engelliyordu. Tüm yıkımın ve boşluğun sonunda ölüm nefesimizde bile gururla başkaldırabiliyorduk.

….

Bir şeyin soğuk olduğunu bilmek için muhakkak sıcağın ne olduğunu bilebilmemiz gerekmekteydi. Bizi karşılayan soğuk arkamızda bir gerçeği gösteriyordu. Koyu karanlığı sezebilmemizin tek sebebi, hala en derinliklerimizde aydınlık diye bir şeyi hatırlıyor olmamızdı. Uzaklara gitmek istemiştik ve kendimizi kaybolmuş bulduk. Dante’nin dediği gibi karanlık orman olmalıydı bu; ‘Yaşamlarımızın yolculuğunun tam ortasında, kendime geldim karanlık ormanda. Çünkü doğru patikadan sapmıştım.’

Deli adamın kiliseye girip ‘Tanrı Öldü’ diye ağıt yaktığı gün asıl ölen, insandı.”(s.36-37)

Çok keskin satırlarla devam ediyor Meral kitabına. Okuyup geçtiğiniz her satırın umutsuzluğu ne kadar da gözler önüne serdiği gerçeği kaçınılmaz oluyor. Öyle bir derine taşıyor ki konuyu kendi iç dünyalarının sıcak ve zifiri karanlık olan kuytularına çekiliyor okuyucu. Sıradan bir kalem çalımı değil, tüm safhalarının tek tek ayrıştırıldığı bilgi dolu bir ziyaret oluyor her bir bölümde, ayrı birer istasyon gibi…

“Kimse ama kimse içimizdeki boşluğu dolduramazdı. Beraber sevgi ile yaşayabilirdik ama o anlarda bile, artık tek beden olmuş yaşamlarımızın kendi çemberleri dışında bulmaları gereken ortak bir ihtiyacı vardı. Aynı yatakta yatıp, birbirimize fiziki olarak sarılıp ama nasıl binlerce kilometre uzakta olduğumuzu kendimizden bile gizliyorduk. Yalnızlık sanki bir alın yazısıydı ve biz ne kadar kalabalığa karışsak, silinmek yerine daha da belirginleşiyordu.

. . .

İçimizde bir çocuk bulamıyorduk ya da bir güç ya da bir cevher ya da bir huzur. Soğuk bir morg gibiydi hayallerimizin gömülmeyi beklediği yer. Her gün yenilerini getiriyorduk ölenlerin. Çıplak soğuk bedenlerinde katil mesajlar bırakmıştı; ‘Kaç buralardan vakit çok geç olmadan!’ Yatağımızda bir embriyon gibi kıvrılıp yatıyorduk. Kendi tenimizin ısısını gerçek bir kucaklama sanmak istiyorduk. Daha kararmadan hava yatmak istiyorduk bir an önce. Karanlıkta yapılacak en iyi şey gözlerini kapatmaktı aydınlığa kadar, sabahleyin aydınlığa dirilme ümidiyle. Ama fikri bile korkutucuydu. Kim isterdi ki yeniden aynı kısır döngüye, aynı ölüme dirilmeyi?”(s.54)

Her zaman insanın kendi hayatının merkezine kendisini yerleştirme, Tanrı rolüne soyunma tutkusunun bir türlü yakasını bırakmaması Meral’in satırlarında da kendini gösteriyor. Böylece insanlığın tüm bu karmaşa içinde dahi çözümü kendinde arayışını soğuk duş etkisi yaratırcasına gösteriyor.

“Bu yüzden insanoğlu bir aynanın karşısına geçip kendine meditasyonla tapmaktan ya da kendini asıl gerçeklik sanmaktan çok mutluydu. Tat Vam Asi (Sen O’sun) bu yüzden en güzel olandı fikirler piyasasında çünkü insanın aradığına ve istediklerine en çok uyan oydu. Çünkü insan olmayı bir türlü kabul edememiş insanoğluna tanrının ta kendisi olduğunu öğretiyordu.” (s.85)

Ardından hep öne sürülen varsayımları çürütmek amacı gütmeden çok daha yeni sorularla kişinin karşısına çıkarıveriyor yazar. Tanrı ve din arasındaki bağlantıyı ya da insanın bu bağlantı içindeki seçimlerinin nedenine iniyor. Kafa karıştırmaktan çok uzak kişinin nerede durduğuna dair verdiği cevapların tamamını saklı tutuyor satırlarında. Maniple edemediği her yerde insanın karşısında durduğu gerçeği görmezden gelmesi ve aslında kendi yetersizliğinin getirdiği öfkeyi tam da Tanrı’nın var olma ihtimalinin olanaksızlığına yansıtıyor.

“Her nedense büyüdükçe gizemi ve mucizeyi yaşamlarımızdan kaybediyor, her şeyi sadece olduğu çıplaklıkta görüp kalıyorduk. Bunun ötesini düşünmek aslında tehlikeliydi. Yaşadığımız fiziki gerçekliğin ötesinde, anlayabildiklerimizin ötesine yapmak istenen her yolculuk yasaklanmalıydı. Çünkü bu bizi hiç de istemeyeceğimiz bir yere geri götürüyordu; Tanrı’ya. Biz Tanrı’ya inanmaktan alı koyan en büyük şey aslında ateizm değildi. Çok az gerçek a-tesit vardı etrafımızda ve onlar da birçok kereler ‘var olmayan’ Tanrı’ya kızgın olanlardı. Arta kalan o gerçek ateistlerin ise inanmamak için bir kanıtları olması değildi sebep. Bilimin Tanrı inancına karşı olduğu ve Tanrı’nın var olmadığını ispatladığı komik ve temelsiz bir dedikodu idi sadece. Çünkü bu soru tam anlamıyla bilimsel bir soru değildi ve bilimin tüm metodolojileri böyle bir soruyla ilgilenmek için yetersizdi. ‘Ateizmin mantık sonucu ortaya çıktığına veya bir olay olduğuna dair herhangi bir bilgim yok, benim için açıkça sadece bir içgüdüydü.’ diyordu Nietzsche. Büyük bir çoğunluk sadece ilgilenmiyordu veya ilgilenmek istemiyordu. Çünkü Tanrı bizim istediğimiz kılıflara girmiyordu. Bize uymuyordu. Çünkü Tanrı’yı başka şeyleri maniple edebildiğimiz gibi maniple edemiyorduk. Din bile maniple edilebilirdi. Bu yüzden birçok insan dine sığınıp Tanrı’nın asıl gerçeğini takip etmekten kurtuluyordu.”(s.125-126)

Yazar, insanın varlığını bilse de, onu konuşmak ya da hatırlamaktan deli gibi kaçtığı ölüm gerçeğini okuyucusunun karşısına çıkarıyor. Varlığını hatırlamak bir yandan hayatı daha anlamlı yaşama olasılığını arttırırken, hayatın kesintiye uğraması ya da sevdiklerinin kaybı söz konusu olduğunda hiç iç açıcı görünmüyor. Böylelikle hem iyiye hem kötüye atfedilen ölüm, yazarın satırlarında da kendine özel yerini alıyor.

Ölümün hayatlarımızdaki varlığı aslında yaşamlarımızın sahip olduğu gündelik değerlerinin bizlere en büyük hatırlatıcısıydı. Bu fiziki yaşam geçiciydi ve sonu kaçınılmazdı. Ölümün bir son olmanın ötesinde ait olduğumuz gerçekliğe bir geçiş olması onu bir kabustan çok minnettarlığa çeviriyordu. Hem tüm güzelliği ve acısıyla şimdiki yaşamlarımız için minnettarlık, hem de acının bittiği ve sürgünden döndüğümüz asıl evimize kavuşmamızın minnettarlığı ölümün bize armağanıydı. Tanrı’ya ölüm için kızmak, O’na doğum için ve insan olmak için kızmaktı.

. . .

İçinde yaşadığımız gerçekliğin, yeryüzünün ve bedenlerimizin deforme olmuş konumunu fark etmemizin sebebi bu konum için yaratılmamış olduğumuzu bildiğimizdendi. Biz kusursuz bir yeryüzünde, sonsuz bir yaşam için yaratılmıştık insanlar olarak. Ama bu kapkara konumun içinde bile güçlü bir ışık vardı. Bu da derinlerimizde yatan ‘Böyle olmamalıydı’ bilgisiydi. Çünkü bu bilgiye nasıl olması gerektiğinin varlığına güvenebilir ve şimdiki konumumuzun bile halen hangi yöne doğru değiştirebileceğini görebilirdik.”(s.164-165)

Tanrı’nın kendi gerçekliğinden ayrı olarak her insanın yaşamındaki yeri kişiye özeldir elbette. Fakat Tanrı’nın kim olduğu ve O’nu bir şekilde tanımlama ve anlama çabası yüreklerdeki gizemini hep korur. Bunun bir gizem olmadığını söyleyenler için bile…

“Ve Tanrı Ağlıyordu” kendisine benzer kitaplardan farklılığını, belki böylesi bir incelemeye sığmayacak kadar, insanın tüm düşünsel süreçlerini, ziyaretlerini, karmaşasını, çelişkisini, savruluşunu tek tek gözler önüne serme şekliyle gerçekleştiriyor. Kişiyi sadece yolculuğun sarsıcı gücüyle kendinden geçirmekle kalmıyor, yerinden doğrultup etrafında olup biteni de yeniden bilme isteği ile dolmaya itiyor. Kimilerinin var dediğini, kimilerinin yok dediğini, kimilerinin kaçışını, kimilerinin gücünü, kimilerinin ellerinde kalan boşluğunu yazıyor kuvvetle. Yani insanlığın eteklerindeki tüm taşları önüne döküyor Meral. Bu taşlarla ne yapılacağını ise tamamen okuyucunun kendisine bırakıyor. Görmek, bilmek ve hareket etmek üzere.

Sonuç olarak kitap, yine yazarın ön sözde kullandığı küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen ezgilerin çağrısına bırakıyor kendisini:

“Tolle, lege; tolle, lege”(Al ve oku; al ve oku)(s.10)