Bilimden Felsefeye: Bir İnanç Sıçraması

Geçen günlerde sosyal medyada takip ettiğim önemli bir akademisyenin Twitter’daki bir paylaşımına denk geldim. 👇👇

Özetle insanoğlunun tüm evren içerisinde bir toz zerresi olduğunu gösteren bir animasyon video paylaşıp insanın kendisine bu kocaman evren içerisinde bir değer atfetmesini eleştiriyordu. Aslında çarpıcı ve bazı haklı taraflarının olduğunu kabul etmem gerekir. Evrene “sadece” insan merkezli bir gözle bakıldığında bu durum kendi bulunduğu konumu gereğinden fazla abartmasına neden olabilir. Kaldı ki Orta Çağ kozmolojisinde felsefi savlar ile bilimsel savların nasıl iç içe geçtiği ve hatalı sonuçlara neden olduğu ortadadır. Bununla birlikte kanımca en az bu görüş kadar hatalı sonuç veren başka bir görüş daha vardır. Bilimsel verilerden hareketle aslında insanoğlunun hiç de önemi olmadığının ifade edilmesidir. Bu yaklaşım, içerisinde -belki bazılarının hemen görmediği- iki önemli felsefi önerme barındırmaktadır:

  1. İnsanoğlunun evrende toz zerreciği kadar yer kaplamadığı
  2. Ve yapısal olarak sadece bir yıldız tozu olduğu

Benim bu kısa yazı içerisinde düşündürmek istediğim iki nokta olacaktır. Haddizatında her mantıksal sürecin iki önemli ayağı olarak bu önermelerin doğruluklarını inceleyip, bu önermelerden zorunlu olarak değer ile ilgili bir sonucun çıkarılıp çıkarılamayacağını kısaca ele almaya çalışacağım.

İlk olarak düşündürmek istediğim soru şudur: “eğer bu iki önerme doğru olarak gösterilebilse bile paylaşılan yazıda belirtilen sonuç önermesi ya da ana fikir zorunlu olarak kabul edilmeli midir?” İnsanın zaman ve mekânda kapladığı yer onun önemi ya da değerine ilişkin bize doğrudan bir fikir verebilir mi? Sanıyorum ufak bir imgelemeyle bile yanıta ulaşmak mümkündür. Bu dünyanın boyutu ile kıyaslandığında ufacık olan bir “şey” ters orantılı bir şekilde anlam ve değer açısından çok büyük olabilir.

Bu noktada bağlam içerisinde değere ilişkin evren açısından bizim ya da bu bahsettiğimiz, değerli gördüğümüz şeylerin bir önemi olmadığı çünkü bunlara değer verenin biz olduğumuz söylenebilir. Bu iyi bir noktadır. Çünkü meselenin öncelikle fiziksel boyutla ilgili olmadığının anlaşıldığını gösterir. Fakat buradaki sorun zaten bizim önem ya da değer vermemiz değil evrendeki konumumuzdan hareketle çıkarsadığımız değer meselesi değil midir?

Tüm bunlar özünde “önem ve değerin” bir şeyin uzay ve zamanda kapladığı yer ile ilişkili olan fiziksel bir ölçümden ziyade metafizik bir yaklaşımla alakalı olduğunu göstermektedir.  Başka bir deyişle anlam, değer ve önem gibi konular fiziksel ölçümlerden ziyade felsefi bir ölçümün konusudur. Olumsuzlama ile başlayan sürecin ardından pozitif bir şekilde tanımlama yapmaya dair cevaplanması gereken soru basittir: Bir şeyi anlamlı, değerli ve önemli kılan şey nedir? Bu soruya yanıt verirken herkes iyi kötü bir felsefi yaklaşım ortaya koyar. Bu da kişilerin gerçekliği yorumlama biçimi olan dünya görüşlerinin, bu noktada sonuç önermesine giden yolda ne kadar önemli bir etken olduğunu gözler önüne sermektedir.

Aslında bunu ikinci önermede görmek oldukça mümkündür. Astronomideki bilimsel keşifler tabii ki bizlere bu evrende bir toz zerreciği kadar bile yer kaplamadığımızı ya da fiziksel doğamızın yıldız tozlarından oluştuğunu söyleyebilir –burada hiçbir itirazım yok- fakat bu önermedeki asıl önemli olan nokta ifadeye “sadece” kelimesinin eklenmesidir. Eğer insanın bu evrende sadece bir toz zerreciği olduğunu söylüyorsak işte bu noktadan itibaren artık bilim değil felsefenin alanına girmiş oluyoruz demektir. Çünkü ele alınan konu “Bu dünyada neden varız?” ya da “Varoluşumuzun amacı nedir?” gibi bilimin değil, felsefenin alanına giren sorularla doludur. Bir başka ifadeyle tüm bu meselenin temelinde varoluşumuzun amacına dair sorular yatmaktadır.

O zaman neden bazı insanlar kendilerini sadece bir toz zerreciği gibi anlamsız ve değersiz görürken bazıları tüm evrende bir toz zerreciği kadar yer kaplamayan bizleri çok değerli görmektedir? Bu soru kişilerin sahip olduğu varsayımlarla çok yakından alakalıdır ve genelde kabul edilen varsayımlar sebebiyle insanlar sonuç önermelerine bir tür sıçrayış gerçekleştirmektedirler.

Dolayısıyla bilimsel açıdan iki sonuç da eşit değere (ya da değersizliğe) sahiptir. Eğer bir kişi Tanrı inancına sahip değilse o zaman kendi varoluşunun nihai bir anlamı ya da amacı olmayacağı için gerçekten de bu devasa evren içerisinde kendisini değerli görmesi ya da bir değer biçmesi fuzuli olacaktır. Diğer taraftan kendi kapladığı yer ne kadar küçük olursa olsun, fiziksel mevcudiyeti açısından yıldız tozlarından oluşmuş olsa da varoluşunun belirli özel bir anlama ve amaca sahip olduğuna, dolayısıyla bir değeri olduğuna inanan bir kişi için tüm bu gözlemden elde ettiği sonuç bambaşka olacaktır.[2] Burada önemli olan soru “Hangi dünya görüşü bize en tutarlı felsefi zemini sağlar?” olacaktır. Tıpkı Orta Çağ’da bilim ile felsefenin hatalı bir şekilde birbiriyle karıştırılması gibi günümüzde de “bilimcilik” anlayışı bu hatayı tekrarlamaktadır. Muhakeme yeteneğine sahip insanoğlunun sahip olduğu önemli sorumluluklardan birisi, öncelikle sahip olduğu felsefi yanılgılardan kurtulmak ve devamında tutarlı olan bir dünya görüşü benimsemek olmalıdır. Aksi takdirde bilimci anlayışın yaptığı gibi kişi bindiği dalı kesmek ile kendisini ironik bir durum içerisine konumlandıracaktır.


[1] https://twitter.com/umutayildiz/status/1102263166380081152

[2] Örneğin, bu kocaman evren içerisinde bir toz zerresi olan insan ile Tanrı özel bir şekilde ilgilenmektedir.