Bir Ben var Ben’den içeri…

“Yürek her şeyden daha aldatıcıdır, iyileşmez, Onu kim anlayabilir?”

Yeremya 17:9

Birkaç saniyeliğine gözlerinizi kapatıp şunu düşünün: bir gün uyanıyorsunuz ve istediğiniz şeyleri yapabileceğiniz yeteneklere sahip olduğunuzu fark ediyorsunuz. Tıpkı Jim Carrey’nin başrolünü üstlendiği Maske filmindeki Stanley Ipkiss karakterinin maskeyi giydiğinde sahip olduğu yetenekler gibi… Siz de benzer bir maske bulsaydınız neler yapardınız?

Maske – Jim Carrey

Bay Ipkiss maskeyi giydiği andan itibaren ‘neredeyse’ bambaşka bir kişi olmaya başlıyordu. Yani normal hayatında şuurlu olarak yapmayacağı şeyler birden Maske karakteri ile açığa çıkmaya başlıyordu. Acaba ortaya yeni bir kişi mi çıkmıştı? Yoksa madalyonun iki yüzü misali aynı kişinin farklı görünümlerini mi sergiliyordu? 

Robert Louis Stevenson’ın “Dr. Jekyll ile Bay Hyde” adlı kitabını okuduğumda bu soruları düşünürken buldum kendimi. Kitap oldukça ilginç bir temaya sahip. Çalışmaları sırasında, kendisini farklı bir görünüme dönüştürebilecek bir iksir keşfeden bir doktorun hayatını anlatıyor. Doktor hikâyenin sonundaki açıklama ve itiraflarında kendi yaşamıyla ilgili çok derin bir gerçeği gözler önüne seriyor. Dr. Jekyll açıklamasına şöyle başlıyor:

“Servet sahibi bir ailenin çocuğu ve üstün yetenekler bahşedilmiş bir insan olarak dünyaya geldim. Doğuştan çalışkanlığa yatkındım, ahbaplarım arasındaki bilge ve iyi yürekli insanların bana saygı göstermelerine bayılırdım; o yüzden, tahmin edilebileceği gibi, onurlu ve seçkin bir gelecek için her türlü güvencem vardı. En büyük kusurum ise, yaradılışımdaki pek çoklarını hoşnut edebilecek ele avuca sığmaz uçarılığı, benim ister istemez başımı dik tutmak ve halkın karşısında herkesten daha ciddi bir yüz ifadesi takınmak zorunda oluşumla uzlaştırmakta güçlük çekmemdi. O yüzden sonunda zevk aldığı şeyleri gizleyen bir insan olup çıktım.” (s. 64)

Devamında şunları ekliyor:

“İkiyüzlülük içime işlemiş olsa da asla bir sahtekâr değildim; her iki yüzüm de yapmacıksızdı; gündüz gözüyle öğrenip ufkumu genişletmeye ya da üzüntü ve acılarımdan kurtulmaya çabalarken ne denli kendimsem, zincirlerimden boşanıp utanca batarken de o ölçüde kendimdim. Sonunda tümüyle mistik ve deneyüstü olana yönelen bilimsel çalışmalarım, ruhumla bedenim arasında sürüp giden bu savaşın ayırdına varmama güçlü bir ışık tuttu. Her geçen gün, kısmen keşfettiğim, zihnimin hem ahlaki hem de düşünsel yönleriyle feci bir enkaza dönüşmeye mahkûm olduğum gerçeğine giderek daha fazla yaklaştım: Aslında insanoğlunun bir değil iki benliği vardı.” (s. 65) (İtalikler bana aittir).

Dr. Jekyll, açıklamalarında insanın kendi doğasındaki kötülükleri, kendi adına ya da saygınlığına leke gelmesin diye başka kişiler aracılığıyla yaptırmasına dikkat çekiyordu Kendisi için ise “oysa bunu zevk için yapan ilk kişiydim” diyerek bulduğu iksir sayesinde içinde bastırdığı her ne varsa bunu özgürce Bay Hyde kimliği ile yapabildiğini dile getiriyordu (s. 70).

Aslında itiraf türünden böylesi bir açıklama insanoğluna çok uzak olmasa gerek. Üniversiteye hazırlık yıllarımda dershane arkadaşlarımın konuşmaları da bana bunun insanın varoluşu ile ilgili önemli bir gerçekliğe işaret ettiğini söylüyor. Dershane arkadaşlarım zaman zaman bazı düşünce deneyleri oluştururlardı. Bunlar genelde ‘Öyle bir durumda olsaydın ne yapardın?’ şeklinde olurdu. Acaba herhangi bir yaptırım, kınama, dışlama vb. durum ile karşılaşmayacak olsaydık –ya da yukarıdaki örnekler üzerinden düşünecek olursak maskeyi suratımıza taktığımızda ya da özel bir iksiri içtiğimizde tamamen farklı bir görünüme sahip olsaydık– bugün yaşamımızda verdiğimiz kararların en azından bir kısmını aynı şekilde verir miydik? Yoksa Dr. Jeykll’ın itiraf ettiği gibi “içimizdeki şeytan” uzun süredir kafesinde yatarken, birden azgın bir şekilde fırlar mıydı bu kafesten?

Çoğu zaman kendimizi, nadir olsalar da, yaptığımız iyilikler ile veya sergilediğimiz iyi davranışlar ile tanımlama eğiliminde oluruz. Sonuçta kimse kendisini kötü bir kişi olarak tarif etmek istemez değil mi? Belki de böyle tanımlamaktan bizleri alıkoyan da yine insanın içindeki potansiyeli baskılayan neden ile aynı şeydir kim bilir… Fakat her birimiz küçük bir analizle, ufak bir düşünce deneyi ile Dr. Jekyll gibi içimizdeki kötü olanın farkına varabiliriz.

Açıklamasının başlarında bu iki kişiyi (Dr. Jekyll ve Bay Hyde) birbirinden ayırarak iki benlik olarak gören Dr. Jeykll, ilginç bir şekilde sonrasındaki açıklamalarında şunları ekliyordu:

 “Artık bu ikisi arasında bir seçim yapma gereği duymuyordum. İki yaradılışımın belleği ortaktı ama öteki bütün zihinsel yetiler son derece eşitsiz bir biçimde paylaşılmıştı. Jekyll (ikisinin bileşimiydi), Hyde’ın keyif ve serüvenlerini, bazen son derece duyarlı bir anlayışla, bazen de azgın bir haz duyarak tasarlıyor ve paylaşıyordu; ama Hyde Jekyll’a karşı kayıtsızdı ya da Jekyll onun gözünde bir eşkıyanın kendisinin izini sürenlerden kaçıp sığındığı bir inden başka bir şey değildi.” (s. 74)

XX. yüzyılın ünlü Hristiyan düşünürlerinden birisi olan Francis Schaeffer insanda hem asaletin hem de zalimliğin mevcut olduğunu ve bu ikisini görmedikçe insan hakkında doğru bir anlayışa sahip olamayacağımızı belirtir (Schaeffer, 2008). Çevremizi gözlemlerken ve aynı zamanda kendimize dönüp baktığımızda bizler de bu gerilimi hissediyor muyuz? Çünkü tarih boyunca insanoğlu tarafından vurgulanan en önemli sloganlardan birisi ‘kendini bil’ cümlesinde ifade edilmiştir. Peter Scazzero’nun dediği gibi birçok kişi kim olduğunu bilmeden mezara gider (Scazzero, s. 84).

19 yaşındaki Ashley Aldrige, tren raylarına sıkışmış bir şekilde “imdat” diye bağırarak yardım isteyen adamı gördüğünde onu hiç tanımamasına karşın 1 ve 3 yaşlarındaki iki çocuğunu komşusuna bırakıp adama doğru koşar. Yaklaşmakta olan tren karşısında büyük bir özveri ile tekerlekli sandalyedeki adamı o durumdan kurtarmayı başarır. Onun sergilediği bu davranışa baktığımızda insanın varoluşundaki o eşsiz asaleti görürüz. Bununla birlikte şiddet eylemleri düzenleyip yüzlerce kişiyi öldüren katiller yine zalimliğin korkunç boyutunu gözler önüne serer.

Bizim dışımızdaki insanlarda bu gerilimi görmek -şimdi olduğu gibi- kolay olmasına karşın, tikel olarak her bir kişinin kendi hayatında bu gerilimi taşıdığını görmesi her zaman kolay değildir. Çünkü maskeler takarak dolaşmaya alışkınızdır. Bu maskeleri o kadar uzun zamandır kullanmışızdır ki biz bile “gerçek ben”in kim olduğunu unuturuz ya da belki de unutmak isteriz. Dışarıdan insanlara iyi ve erdemli görünebiliriz fakat iç dünyamıza baktığımızda, maskesiz benliklerimiz ile yüz yüze geldiğimizde acaba bizler de Doktor Jekyll gibi dehşete düşer miyiz? Eğer biraz olsun bu gerilimi hissediyorsak hemen ardından şu sorudan kaçmak oldukça zordur: Peki, insan neden böyle? Bu durumun nedeni konusunda Schaeffer’ın verdiği açıklama Hristiyan dünya görüşü perspektifinden çok açık ve nettir. İnsan, Tanrı’nın suretinde yaratılmasının getirdiği bir asalete sahiptir; ama aynı zamanda ilk itaatsizliğin getirdiği bir düşüş[1] de söz konusudur.

Bu düşüş, tarih içerisinde insanın doğası konusunda bir kırılma noktasına işaret eder. İnsan kendi seçimi ile Fransız varoluşçularının tabiriyle kendisine ve çevresine –ve de tabii ki Tanrı’ya karşı– yabancılaşmıştır. Terimler farklılaşabilir; ama özünde taşıdığı anlam aynı kalmaya devam eder. İnsanda –çevremizdeki en iyi diye düşündüğümüz kişide bile– bir tür yabancılaşma söz konusudur. Yine bir Fransız varoluşçu düşünür olan Albert Camus’un tabiriyle dile getirecek olursak insan doğasında bir absürtlük, yani uyumsuzluk vardır (Camus, 2016).

Aslında Dr. Jekyll’daki farklı kişilik yönleri kısmen Freud’un yapısal kişilik kuramındaki id, ego ve süperego kavramlarını da çağrıştırıyor gibidir.  Bu psikanalitik yaklaşıma göre, id, kişiliğin biyolojik parçasıdır ve insanın doğuştan sahip olduğu tüm dürtülerinin kaynağıdır. Ego, kişiliğin düzenleyici, denge ve uyum sağlayıcı parçasıdır. Kişiliğin ahlaki yönü olan süperego ise, bireyin davranışlarının doğru olup olmadığına karar verip toplum tarafından onaylanan değer yargılarına göre davranmasını sağlar (Özdemir, Özdemir, Kadak, & Nasıroğlu, s. 570).

Sigmund Freud

Bu yaklaşım insanın doğasında sürekli bir çatışma ve uyumsuzluk olduğunu gözler önüne serer. Hikâyemizde de benzer bir durum söz konusu gibidir. Dr. Jekyll bir anlamda bütün resme bakmak isterken Hyde ise sonuçlarını ya da sonrasını hiç düşünmeden o anda en mutlu ya da tatmin edici olan şeye bakar. Yine bunu Dr. Jekyll’in sözlerinde açık bir şekilde görebiliriz:

“Alınyazımı Jekyll ile paylaşsam, uzun süredir gizliden gizliye alışkanlık edindiğim, son zamanlarda da fazlasıyla yüz verdiğim arzulara yenik düşecektim. Alınyazımı Hyde’la paylaşsam,  o zaman da bir yığın merak ve tutkuya yenik düşecek, bir anda sonsuza dek aşağılanan ve dostlarından yoksun kalan biri olup çıkacaktım. Böyle bir pazarlığın eşit olmadığı düşünülebilir; ama terazide göz önüne alınması gereken bir şey daha vardı; çünkü Jekyll sofuca bir hayatın ateşlerinde cayır cayır yanarken, Hyde yitirmiş olduğu şeylerin ayırdında bile değildi. İçimde bulunduğum durum tuhaf görünebilir ama bu tartışmanın konusu da insanlık kadar eski ve sıradandır; aynı güdüler ve korkular şeytana uyup tir tir titreyen bütün günahkârlar için geçerlidir; hemcinslerimin pek çoğu gibi ben de iyi yanımı seçiyor ama ona bağlı kalma gücünü kendimde bulamıyordum.” (s. 74)

Bu noktada insan şunu sormadan edemez: bizim iyi dediğimiz, kendimizde iyi gördüğümüz şeyler aslında bir tür sosyolojik kabuller midir? Toplumun bizde hoş karşıladığı değerleri mi sadece iyi olarak görmekteyiz? Bu da bizi doğal olarak bir tür etik meselesine doğru götürmektedir. Bu kısa yazıda amacım bu olmadığından bunu şimdilik es geçiyor ve üzerine düşünülmesi gereken bir soru olarak bırakıyorum. Fakat burada konumuz bağlamında önemli bir mevzu vardır. İnsan bir şekilde kendi doğasındaki bu gerilimin ve aynı zamanda kendisindeki asaletin de farkındadır. Bu noktada asıl mesele acaba biz bu konuda (Dr. Jekyll’ın kendisini içinde bulduğu durumda olduğu gibi) nasıl çözüme kavuşabiliriz?

Hristiyan dünya görüşüne göre, aslında insan doğasında asalet olarak adlandırdığımız şey insanın varoluşunun en temelinde var olan durumdur. Düşüş ve yabancılaşma insanın doğasına sonradan dâhil olan bir illettir.[2] Sadece ve sadece bu görüş kabul edildiği sürece bir çözüm arayışı anlamlı hale gelecektir. Aksi takdirde –yani eğer insanlık tarihinde bir kırılma noktası yaşanmamışsa– Schaeffer’ın dediği gibi kendimizi bizi var eden ile (bunu ister Tanrı gibi kişisel bir yaratıcı olarak adlandıralım, istersek de kişisel olmayan tabiat olarak düşünelim) savaşan bir uyumsuzluk halinde bulacağız. Bu da insanı başka bir yabancılaşma sürecine dâhil edecektir. Ancak insanlık tarihinde bir düşüş, bir kırılma noktası ve bir yabancılaşma anı olduysa o zaman insanın doğası gereği böyle bir ikilik barındırması gerekmez. Bu ikilik ya da gerilim doğamıza sonradan dâhil olmuştur. O zaman süreci nasıl en başına döndürebiliriz? Sanırım bu ancak insanın varoluş amacının ne olduğunun bilinmesiyle elde edilebilir.

Kilise Babalarından Athanasius’un dediği gibi ancak ve ancak insanı yaratan tanrısal Söz, onu yeniden onarabilir.[3] Çünkü insanın ne amaçla, nasıl bir tasarım ile var edildiğini yalnızca O bilir. Tanrı zamanı geldiğinde kendi Söz’ünü yani biricik Oğlu’nu bu dünyaya gönderdi öyle ki insanın kendi doğasına dâhil ettiği bu yabancılaşma –teolojik tabir ile günah engeli– ortadan kalksın ve insan var edildiği konuma yeniden döndürülebilsin. İşte Noel’de Hristiyanlar olarak biz bunu kutluyoruz. Çünkü Tanrı’nın Söz’ü aramıza geldi ve insanın kendi kendisini içine düşürdüğü bu çaresiz durumdan kurtardı. Bundan daha güzel bir kutlama teması olabilir mi?

Yazar: Yeşua Özçelik

Kaynakça

Camus, A. (2016). Sisifos Söyleni. İstanbul: Can Yayınları.

Özdemir, O., Özdemir, P. G., Kadak, M. T., & Nasıroğlu, S. (2012). Kişilik Gelişimi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 566-589.

Scazzero, P. (2014). Sağlıklı Ruhsallık. İstanbul: Haberci.

Schaeffer, F. (2008). O Burada ve Sessiz Değil. Ankara: Kurtuluş Kitapları.

Stevenson, R. L. (2015). Dr. Jekyll ile Bay Hyde. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.


Dipnotlar

[1] Hristiyan İlahiyatında düşüş kavramı, Yaratılış kitabının 3. Bölümünde yaşananların bir ifadesidir ve insanlığın temsilcisi olan Âdem’in itaatsizlik eylemine ve beraberinde gelen sonuçlara işaret etmektedir. İnsan soyu bu itaatsizliğin sonucunda Tanrı ile olan yakın ilişkisini kaybetmiş ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kalmıştır. Bir başka deyişle Tanrı önündeki konumunu yitirmiştir.

[2] Bir başka deyişle bu yabancılaşma ve yozlaşma insanı insan yapan nitelikler arasında bulunmamaktadır.

[3] Athanasius: On the Incarnation.