Korkunun Panzehiri*

Yüzüklerin Efendisi hikâyesinde unutulmaz sahnelerin birisinde Saruman’ın kötü güçleri Minas Tirith’e saldırmaya hazırlanırken Gothmog karakteri havayı koklayarak şöyle demişti: Korku! Şehir korkuyla dolu.” Günümüzde de havadaki sisin, egzoz dumanlarının, kısacası kirli havanın içerisinde kimyasal formülü henüz keşfedilmemiş bir tutam korku var sanki.

Aslında bir yönüyle korku çok insani bir tepkidir. Sözlük anlamı ile ifade edildiğinde ‘‘Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü” şeklinde açıklanabilir.[1] Kısacası tehlikeli bir durumla karşılaştığımızı düşündüğümüzde vermiş olduğumuz tepkidir. Bu tür durumlarda doğal olarak kendimizi ve sevdiklerimizi tehlikeden korumaya çalışırız. Her yeni günde, farklı bir kaygı, kötülük gelme ihtimali ya da olası bir tehlike karşısında korkularımız ile yüzleşmek durumunda kalırız. Aslında duygularımız doğru yönlendirildiği sürece kötü değildirler. Fakat bir duygu karşısında yanlış yönlendirilmiş aşırılık, sağlıksız bir yaşamı da beraberinde getirir. Örneğin bir anne babanın çocukları için endişelenmesi çok normaldir. Fakat bu duygunun aşırıya kaçtığında ne kadar sağlıksız sonuçları beraberinde getirdiğini belki yaşamlarımızda deneyim etmişizdir. Ya da şüphe duygusunu ele aldığımızda, iyi bir şekilde yönlendirildiğinde bizi gerçeğe doğru götüren uygun bir araç olabilir.

Tekrar korkularımıza dönersek doğal olarak korkularla çevrelendiğimizi söylemiştik. Korku vb. duygular etrafımızı sardığında zaman zaman bu duyguyu bastırarak yapay ve kalıcı olmayan bir çözüm yoluna gitmeye çalışırız. Fakat buradaki asıl soru korkmamaktan ziyade ‘korkularımızla nasıl mücadele edebiliriz?’ sorusudur. Korkunun doğru bir şekilde yönlendirildiğinde olumlu etkilerinin olduğunu ve tehlikeden kaçınmamızı sağladığını görmüştük. O zaman ilk olarak şu soruya yanıt aramak akıllıca olacaktır: Kimden ya da neyden korkmalıyız? Korkunun ne demek olduğunu en iyi bilenlerden birisi olan Elçi Petrus Tanrı esiniyle yazdığı mektupta şöyle der:

‘‘İnsanların “korktuğundan korkmayın, ürkmeyin.’’ [2]

Paradokslarla dolu Kutsal Kitap bizi yine bir paradoksa davet eder. Bir taraftan korkmayın derken, diğer bir taraftan ise korkun der. Yukarıda alıntıladığım ayetin devamında Petrus, Anadolu’daki Hristiyanları umutlarının nedeni sorulduğunda her zaman yanıt vermek üzere hazır olmaya çağırırken, ‘Yalnız bunu yumuşak huyla, saygıyla yapın’ der. Burada Türkçeye “saygıyla yapın” olarak çevrilen kelime aslında köken olarak “korkmak”tır. Bunu korkuyla yapın demektedir Petrus. Kimden korkmalıyız diye sorduğumuzda, tüm Kutsal Kitap’ta olduğu gibi Tanrı korkusuyla hareket etmemiz gerektiği cevabını buluruz. Bunun anlamı şudur aslında: Tanrı’nın her şeyin üzerinde egemen olduğunu ve O’nun iradesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini bilmek ve bu nedenle nihai otorite olarak O’ndan korkmaktır. Aslında bu korku dünyadaki işkence eden korkulardan farklıdır. Ben bu tür bir korku için ‘huşu’ kelimesini kullanmayı tercih ederim. Çünkü bu korku bizi uzaklaştırmaktan çok, yaklaştırmaktadır. Tıpkı Aden Bahçesinde meyveyi yedikten sonra ‘Korktum bu yüzden gizlendim’ diyen Adem’de olduğu gibi. Tanrı korkusu uzaklaştıran değil; ama yaklaştıran bir korkudur. Tanrı korkusu, korku ile baş etmenin temel noktasıdır.

Korkularımızla mücadele etmenin ikinci önemli yolu, korktuğumuz Tanrı’nın kimliğini bilmekten ve tanımaktan geçer. Elçi Petrus, insanların korktuğundan korkmayın dedikten hemen sonra ‘Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde kutsayın’ demiştir. Eski Antlaşma’da Yeşaya peygamberin ‘Her şeye Egemen RAB’bi kutsal sayın’ sözlerini Mesih İsa’ya uyarlayarak O’nun Her şeye Egemen RAB olduğunu vurgular. Edmund P. Clowney şöyle der:

Rab bizi kutsadığı zaman, bizi kutsal kılar. Biz Rab’bi kutsadığımızda O’nu kutsal sayarız. Onun Rab olduğunu tanır ve Onun aşkın tanrılığını itiraf ederiz.[3]

Tanrı’nın kim olduğunu bilmek ve O’nu tanımakla korkularımız arasındaki ilişkiyi ise yine şöyle belirtmiştir:

‘İnsan korkusunun panzehri Rab ’bin yüceliğini fark etmektir.’ [4]

Petrus dirilmiş olan yüce Mesih ile karşılaştıktan sonra korkuları artık onun için korkulacak bir durum olmaktan çıkmıştır.

Korkularımızla mücadele etmenin üçüncü önemli yolu ise, korku vb. duygular etrafımızı sardığında yapay ve kalıcı olmayan bir şekilde duygularımızı bastırmak yerine korkularımızla yüzleşecek cesarete sahip olmaktır. Asıl mesele korkuyu yenecek cesarete sahip olmaktır.

Fantastik filmleri hep sevmişimdir. Çünkü çoğunlukla içerisinde çok güçlü bir önerme, bir mesaj barındırır. Yeşil Fener (Green Lantern) filmindeki iki sahne de korkularımız konusunda beni derinden düşündüren iki önemli vurguya sahiptir. Yeşil Fener Yüzüğü ilk olarak Hal diye bir adamı seçtikten sonra, Hal Yeşil Fener olarak eğitime alınır. Buradaki en önemli ders korkunun büyük bir düşman olduğudur. Sinestro, Hal’a şöyle der:

Korkuyor musun insan? Korkuyor musun? Yapma! Galiba korkunun kokusunu aldım. Ben Sinestro bir Yeşil Fenerim, hiçbir şeyden korkmam. Korku, iradenin düşmanıdır. İrade, harekete geçmeni sağlar. Korku, seni durdurur ve zayıflatır ve oluşturduğun yapıları güçsüzleştirir. Korkunu göz ardı etmelisin. Korkarsan, harekete geçemezsin. Harekete geçemezsen, kendini savunamazsın. Kendini savunmazsan, ölürsün. Leş gibi korku kokuyorsun, Hal Jordan.

Korkmuyorum diyen Sinestro’da aslında korkuyordu. Buna karşın ya bunun farkında değildi ya da bununla yüzleşmeye çekiniyordu. Bu yüzden başarısız olmuştu. Filmin sonuna doğru kendisine verilen sorumluluğu yerine getiremeyeceğini ve bu yüzden başarısız olduğunu düşünen Hal, umutsuz bir haldeyken çocukluk arkadaşı Carol ile arasında şöyle bir konuşma gerçekleşir:

Hal: Bir Yeşil Fener’in, kesinlikle korkusuz olması gerekiyor. Korkusuz olmak bu işin özü. Bu ben değilim.

Carol: Yani yine çekip gideceksin. Şunu bana açıklasana, Hal. Lütfen, bir kerecik olsun anlat. Neden?

Hal: Çünkü korkuyorum!

Carol: Sence baban hiç korkmadı mı?

Hal: Korktuysa bile, bunu yenmenin bir yolunu bulmuştur.

Carol: Şey, evet, bunun için kullandıkları bir kelime var, cesaret.

Hal: Dediklerine göre, yüzüğün beni seçmesinin nedeni, benim bile, henüz farkında olmadığım bir şeymiş.

Carol: Ben görüyorum. Her zaman gördüm. Yüzük senin korkusuz olduğunu görmedi. Korkuyu yenme kabiliyetini gördü. Cesur olduğunu gördü.

Benim için gerçekten etkileyici bir diyalogdur bu. Korkulardan kaçamayız; evet, ama bu onun kölesi olacağımız anlamına da gelmez. Korkuları kontrol altında tutabileceğimiz, yanlış (hatalı) korkuları ise yenebileceğimiz bir durum söz konusudur. Cesaret, korkularımızın üstesinden gelmemize yardımcı olur. Tıpkı Mesih İsa öldükten sonra korkup gizlenen öğrencilerin cesaret bulması ile sokaklara çıkıp Mesih İsa’nın Müjdesini canları pahasına yayması gibi…

Onlara cesaret veren, cesur olmalarını sağlayan şey nedir? Ben bunu kalıcı olan üç şey ile açıklamayı tercih ederim. İman, umut ve sevgi… Çünkü ancak ve ancak kalıcı olan şeyler bizler için yeterli bir cesaret kaynağı olabilir. Tanrı’ya iman ettiğimizde yani güvendiğimizde, O’nun bizler için her durumda iyiliğimiz için çalıştığını bildiğimizde (Romalılar 8:28), Tanrı’nın kendi Oğlunu dirilttiği gibi bizleri de bu ölümlü bedenlerden kurtarıp, çürümeyen diriliş bedenleri vereceğine umut bağlarız (1. Petrus 1:3). Bu umut düş kırıklığına uğratmaz. Çünkü bize verilen Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür (Romalılar 5:5). Tanrı’nın sevgisi, bizlere ebedi yaşam sağlayan kefaretin gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu nedenle cesaretimizin olduğunu söyler Elçi Yuhanna.

Sevgide korku yoktur. Tersine, yetkin sevgi korkuyu siler atar. Çünkü korku işkencedir. Korkan kişi sevgide yetkin kılınmamıştır. [5]

Tanrı’nın sevgisini bilen, tadan ve yaşayan kişide bu tür bir korku yoktur. Mesih İsa’nın söylediği gibi artık sadece bedeni öldürebilenden korkmamız için de hiçbir bir neden yoktur. Fakat bunun yerine her şeye sahip olan, her şey üzerinde egemen olan ve nihai yargıyı getirecek olan Tanrı’dan korkarız. Korkularımız hala vardır ama onu doğru bir şekilde yönlendirmeye başlamışızdır.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orta Dünya’nın dehşet verici karanlığı ve kötülüğüne karşın ‘Beşinci günün şafağında beni bekleyin, şafakta doğuya bakın!’ diyen Gandalf’ın vaadine benzer şekilde bizler de korkularımızla mücadele ederken Tanrı bize değişmeyen ve kalıcı olan bir vaatte bulunmuştur. Bir gün her şey yenilenecek ve artık kaygılanacak ve korkacak bir durum söz konusu olmayacaktır. Çünkü Rab Tanrı şöyle der:

“İşte, Tanrı’nın konutu insanların arasındadır. Tanrı onların arasında yaşayacak. Onlar O’nun halkı olacaklar, Tanrı’nın kendisi de onların arasında bulunacak. Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.”

Vahiy 21:3-4

Yeşua Özçelik                

Dipnotlar:


* Dikkat Spoiler İçerir.

[1] TDK

[2] 1. Petrus 3:14

[3]  Edmund P. Clowney, 1. Petrus’un Mesajı, Haberci Yayınları, s. 182.

[4]  Edmund P. Clowney, 1. Petrus’un Mesajı, Haberci Yayınları, s. 182.

[5] 1. Yuhanna 4:18