Covid-19 Virüsü Gibi Felaketler Bizlere Ne Anlatır?

Hayatta karşılaştığımız olaylar ve durumlar bizlere bir şeyler anlatır mı? Kendimiz, hayatımız, çevremiz ve belki tüm insanlık hakkında…

Çoğunlukla hayatın sıradan akışı içerisinde bir an durup bu soruyu düşünmeye çok odaklanmayız. Aslında monoton hayatlar içerisinde gündelik alışkanlıkları tekrar edip dururken hayat üzerine pek de düşünmeyiz. Ta ki bir gün bizleri hayatımızın bu monoton akışı içerisinden çıkaran bir hadise ile karşılaşana dek… Ünlü Alman filozof Immanuel Kant’ın İngiliz filozof David Hume için söylediği beni dogmatik bir uykumdan uyandıran filozof ifadesinde olduğu gibi bu tür hadiseler, üzerinde pek de düşünmeden kabul ettiğimiz varsayımlarımızı alt üst eder.

Her şey yolunda giderken bir tür dogmatik uyku halinde oluruz ve hayatın özüne ilişkin farkındalığımız giderek azalır. Kendimizi bir biçimde hayatın akışına bırakırız. Fakat dramatik olaylar tekrar ve tekrar bizleri o güzel rüyalardan uyandırır. Hayatın sert ve acımasız gerçekliği yüzümüze buz gibi bir su şeklinde çarpar. Hatırlarsınız, geçtiğimiz yıllarda ALS hastalığına farkındalık yaratmak açısından Ice Bucket Challenge adıyla bir kampanya vardı. İnsanlar birbirlerine meydan okuyor ve bu meydan okuma karşısında ya kafanızdan aşağı bir kova buz döküyor ya da bu hastalığa çare bulunması için bir bağış yapıyordunuz. O buz gibi kova başınızdan aşağı döküldüğünde yaşadığınız şoku hatırlıyor musunuz? İşte tarih boyunca insanların yüz yüze geldiği bu felaketler de hem benzer bir şok etkisi yaratır, hem de daha derin düşünmemize olanak sağlayan bir farkındalığa sahip olmamıza yardımcı olur.

Ünlü İngiliz yazar ve düşünür C. S. Lewis bu noktaya dikkat çekerek şöyle der: ‘Ne var ki acılar dikkatimizi uyandırır! Tanrı bize zevklerimizde fısıldar, vicdanımızla konuşur, ama acılarımızda bağırır. Acılar, Tanrı’nın sağır bir dünyaya seslenmek için kullandığı bir megafondur.[1]

Hani dedik ya her şey iyi giderken dogmatik bir uyku halinde oluruz. İşte tam da bu noktada Tanrı yüz yüze geldiğimiz sıkıntılara ve acılara müsaade ederek -ve bir anlamda onları kullanarak- bize konuşmaya çalışır. Çünkü bu, dikkatimizi çekebileceği elindeki son çaredir. Hiç ayak serçe parmağınızı bir yere çarptınız mı? Bu durumun yarattığı etkiyi biliyoruz değil mi? Tüm dikkatimiz bir anda o noktaya yani serçe parmağımıza yoğunlaşır. İşte benzer şekilde yüzleştiğimiz felaketler de dikkatimizin belirli bir noktaya yoğunlaşmasına olanak tanır.

Bu tür felaketlerin ne gibi bir anlamı vardır?

Peki, salgın hastalıklar gibi felaketler bize ne anlatırlar? C. S. Lewis kitabında bu soruya yanıt olarak birkaç noktaya temas etmektedir. Ona göre bu tür acılar öncelikli olarak yanılgılarımızı ortaya çıkarır.

Peki, nedir bu yanılgılar?

İlk olarak bizlere her şeyin yolunda gitmediğini hatırlatırlar. Bizler kurduğumuz sanal gerçekliğin içerisinde mutlu olduğumuzu ya da gerçek mutluluğu bulduğumuzu sanan ve bunun asla bitmeyeceğini düşünen hayatlar yaşarken bu tür felaketler insan hayatının ne kadar kırılgan, ne kadar da geçici olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte yarattığımız mutlulukların aslında sandığımız gibi nihai olmadığını gösterir.

Bir keresinde fanatik Fenerbahçe taraftarı olan bir genç ile yaptığım sohbette kendisine hayatta en önemli şeyin ne olduğunu sorduğumu hatırlıyorum. Bana ‘mutlu olmak’ yanıtını vermişti. Ona salt mutlu olmanın yeterli olup olmadığını sorduğumda da yeterli olduğunu söylemişti. Devamında ona şunu sordum: ‘Fenerbahçe şampiyon olmasa ama arkadaşların senin mutlu olman için sana şampiyon olduğunu söylese bu seni mutlu eder miydi?’ Bana ‘Evet’ yanıtı vermişti.

Aslında ‘mutlu olmak’ kendi içerisinde yanlış bir arzu değildir. Eski Yunan felsefesinde mutluluk etiği olarak adlandırılan görüşte mutluluk insan için nihaî amaç olarak görülür. Buna karşın mutluluk, gerçek ile bir araya gelmedikçe yanılgılar kaçınılmaz olacaktır. Belki deneyimlediğimiz mutluluklar kısa süreli bizi tatmin edecektir, fakat eğer hakikat ile ele ele yürümüyorlarsa hayal kırıklıkları peşimizi bırakmayacaktır. Bu nedenle C. S. Lewis’in hatırlattığı gibi ‘mutluluğumuzu bir gün kaybedebileceğimiz bir şeye dayandırmamız gerekir.’ İşte bu tür felaketler bizdeki ‘her şeyin harika olduğuna’ dair kanıya kuvvetli bir şekilde meydan okumaktadır. Aslında büyük bir problemimiz vardır.

Bu tür felaketlerin ortaya çıkardığı ikinci bir yanılgı da kendi kendimize yeter olduğumuza ilişkin inancımızdır. İnsanoğlu güç bağımlısıdır. Hayatının tek sahibinin kendisi olduğuna, hayatının her alanında kontrol ve yetki sahibi olduğu düşüncesine sıkı sıkıya bağlıdır. Tarih boyunca bunun örneklerini görmek mümkündür. Öyle ünlü tarihsel şahsiyetleri aklımıza getirmemize de gerek yok. Kendi hayatımıza baktığımızda, sahiplendiğimiz şeylerde, kullandığımız ifadelerde bunun izlerini kolaylıkla görebiliriz. En basitinden ‘benim hayatım’ ya da ‘benim bedenim’ ifadeleri bunu gözler önüne serer.

Acaba gerçekten de hayatımız üzerinde tek yetkili kişi biz miyiz? Hayatımızın tek sahibi miyiz? En önemlisi kendi kendimize yeter miyiz? İşte karşılaştığımız felaketler bu soruları düşünmemizi ve düşünce dünyamızdaki yanılgıların ortaya çıkmasını sağlar. Bu hayatta kontrolümüz dahilinde olmayan ne kadar da çok unsurun olduğunu hatırlatır bizlere. Büyük ve güçlü şirketlerin ya da ülkelerin ekonomisinin nasıl da bir anda yerle bir olabileceğini açığa vurur. En ünlü ve en zengin kişilerin bile bu virüse yakalanabileceğini ve hayatlarını kaybedebileceğini gözler önüne serer. Sınırlı varlıklar olmamıza karşın kendimize ve sahip olduklarımıza duyduğumuz sonsuz güveni, kibrimizi altüst eder.

C. S. Lewis, II. Dünya Savaşı sırasında gözlemlediği önemli olguya dikkat çeker. İnsanlar savaş nedeniyle ölüme bu kadar yakınken günlük hayattaki işlerimize, eğitime, sanata vs. devam edebilmemiz nasıl mümkün olabilir?’ sorusunu sorarlar. Fakat aslında zaten bir gün öleceklerini bilerek bunları yaptıklarını unuturlar. Savaş kesinlikle yeni bir durum yaratmaz. O sadece insanın mahkum olduğu durumu daha da kötüleştirmektedir.[2] Yani savaşlar, salgınlar gibi ölümcül etkilere sahip durumlar insanın kendisine dair yeni bir şey ortaya koymaz. Yalnızca dramatik bir biçimde hayatımızın sonlu olduğunu, ölümlü olduğumuzu ve bunun bizden çok da uzak olmadığını yeniden bize hatırlatır.

Bu felaketlerin bir anlamı vardır. Aslında bu bir tür paradoksal durumdur. Çünkü bu tür felaketler bir taraftan hayatın ne kadar da beyhude ve anlamsız olabileceğini ortaya çıkarırken bir taraftan da bizi gerçek anlamı keşfetmeye yönlendirir. Yahudi Kutsal Yazıları içerisinde bulunan Vaiz kitabı tam da bu sorunu ele almaktadır. Güneşin altında Tanrı’nın gereksiz bir hipotez olarak görüldüğü bir dünyaya baktığımızda bizleri mutlu edeceğini düşündüğümüz uğraşlar ediniriz. Oysa sabit bir nokta olmaksızın -yani tüm bu uğraşlarımıza gerçekten anlam veren nihai bir referans noktası olmaksızın- er ya da geç bunların ‘boş’ olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

O zaman şu soruyla baş başa kalırız: yaşamımızı tümüyle anlamlı kılan bu nihai referans noktası nedir ya da kimdir?

Vaiz yani Kral Süleyman bir şey keşfetmiştir. Bu soru, ‘güneşin altındaki dünyada’ yani Tanrı’nın dikkate alınmadığı bir dünyada yanıtsız kalmaktadır. Yanıtlar ancak ve ancak gözlerimizi güneşin yukarısına yani zamanın ve mekânın üzerinde olan her şeyin yaratıcısı Tanrı’ya çevirdiğimizde bulunabilir. Hayata esas anlamını veren referans noktası O’dur. Vaiz, insanın ölüm vaktine işaret ederek şöyle der:

Gümüş tel kopmadan, Altın tas kırılmadan, Testi çeşmede parçalanmadan, Kuyu makarası kırılmadan, Toprak geldiği yere dönmeden, Ruh onu veren Tanrı’ya dönmeden, Seni yaratanı anımsa. “Her şey boş” diyor Vaiz, “Bomboş!”[3]

Belki de bu durum, tüm evreni yaratan, mutlak iyi ve her şeye kadir olan bir Tanrı’yı tekrar denkleme dâhil etmemiz gerektiğini söylüyordur bizlere, ne dersiniz?

Yazar: Yeşua Özçelik

Dipnotlar:


[1] C. S. Lewis, Acı Sorunu, Haberci, s. 75.

[2] C. S. Lewis, The Weight of Glory, HarperOne, s. 49

[3] Kutsal Kitap, Vaiz 12:6-8