Deve İğne Deliğinden Geçerse

Sonsuz yaşam insanlığın her zaman yürekten arzu ettiği, bir şekilde bir yerlerde gizli olan formülünü bulmaya çalıştığı; ama gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopyası olarak düşüncelerine mıhlanmıştır. Ölümsüz olmak arzusu, bu dünyada yaşarken neden ölümü aklımıza getirmekten çekindiğimizin, bize ya da sevdiklerimize hiçbir şekilde dokunmayacağını varsaydığımızın bir başka minik ipucudur. Belki de en büyüğüdür…
Bu arayışa ortak olan bir adamın hikâyesine İncil’in Markos bölümünde de rastlarız. Söz konusu hikâyedeki adam İsa’nın yanına koşarak gelir ve diz çökerek ondan bu dileği açacak anahtarın nerede olduğunu sorar ve aralarında konuşma böylece gelişir:
“İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp O’na, “İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?” diye sordu.
İsa, “Bana neden iyi diyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var, O da Tanrı’dır.
O’nun buyruklarını biliyorsun: ‘Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin.'”
Adam, “Öğretmenim, bunların hepsini gençliğimden beri yerine getiriyorum dedi.” (Markos 10:17-20)

Elbette İsa Tanrı’nın buyruklarını ona hatırlatarak konuya giriş yapar; ama aslında adamın gerçek sorunun ne olduğunu çoktan bilmektedir ve bunu yüreğinden taşan sevginin nezaketiyle ona da hatırlatır:
“Ona sevgiyle bakan İsa, “Bir eksiğin var” dedi. “Git neyin varsa sat, parasını yoksullara ver; böylece gökte hazinen olur. Sonra gel, beni izle.” Bu sözler üzerine adamın yüzü asıldı, üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı.” (Markos 10:21-22)

Bu dünyada sonsuz yaşamın peşinde koşarken elimizde tuttuğumuz tüm maddi kaynaklar bizim için bir dayanma noktasıdır. Sahip olmanın ve dahasına da sahip olabilecek olmanın verdiği haz, çaresizliği alt edebileceğini zanneden güç, ezici özgüven, herkesi aşağıda ve geride bırakmanın verdiği gurur, kendisi gibi olmayanı hiçe sayan beslenmiş ego kaçınılmaz olandır. Tüm bunların yokluğunu düşündüğümüzde ellerimiz titrer, ruhumuz sarsılır… Artık daha farklısını bilemeyiz. Teslim etmek, vazgeçmek ölesiye zor gelir. Zor gelir çünkü dünya da bize bunu salık verir. Sevilme, kabul görme, ait olma ihtiyacını sömürür ve bunu da en zayıf noktamızı hedef alarak yapar.
“İsa çevresine göz gezdirdikten sonra öğrencilerine, “Varlıklı kişilerin Tanrı Egemenliği’ne girmesi ne güç olacak!” dedi. Öğrenciler O’nun sözlerine şaştılar. Ama İsa onlara yine, “Çocuklar” dedi, “Tanrı’nın Egemenliği’ne girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.” (Markos 10:23-25)

Hezeyan, yaşamımızın göz alıcı sahte bir parlaklıkta kaybolmuş olmasıdır. İnsanın ve / veya doğanın elinde bir anda kaybolup gidecek şeylerin yokluğunun getireceği kederli son bir yanda, ruhumuzun tutsaklığı diğer yanda durur. Görünenler, görünmeyenlerin yerini aldığında sonuç kendi kişisel ve fakat aslında yetersiz çözümlerimizle sınırlanır. Bizi bu dünyaya bağlayan tüm o maddi kaynaklara ille de yapışıp kalmak insan olarak tercihimiz olabilir; ama İsa’nın öğrencilerine hatırlattığı gibi, imkânsızlığın bittiği yeri görmek ise önümüzde duran diğer seçenektir. Dolayısıyla deve iğne deliğinden geçemeyebilir belki; ama insanın sonu hüzünlü bir kaderi doğurmak zorunda değildir.
“Öğrenciler büsbütün şaşırmışlardı. Birbirlerine, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diyorlardı. İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için değil. Tanrı için her şey mümkündür” dedi.” (Matta 10:26-27)

Serda Ayık Sez