Doğuş Bayramı (Noel) ve Varsayımlar

XX. yüzyıla kadar evrenin sonsuz olduğu varsayılıyordu. Bu varsayım Aristo’dan ödünç alınan dönemin hâkim kozmolojik görüşüydü. Einstein’nın ünlü ‘Görelilik Teorisi’nin ardından 1920’li yıllarda Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître tarafından ortaya atılan ve evrenin bir başlangıcı olduğunu gösteren matematiksel denklemlerin ardından gelen gözlemsel veriler ile birlikte bu varsayım artık tarihe karışmış oldu.

Diğer bazı varsayımlar…

I. yüzyıl Kudüs civarında yaşamış olan Yahudilerin de belirli varsayımları vardı. İnsana, vaat edilen Mesih’e, Tanrı’ya ve daha birçok şeye ilişkin varsayımlar… Örneğin, Mesih’e ilişkin dönemin hâkim görüşüne göre, Mesih görkemli bir kral olarak gelecek, halkını Roma İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtaracak, yeryüzüne esenlik getirecek ve onun egemenliğinin sonu olmayacaktı. Bununla birlikte Tanrı’ya ilişkin bazı varsayımlara da sahiplerdi. Onlara göre, Tanrı göklerde taht kuran, egemenlik süren, ama yalnızca orada olan bir Tanrıydı. Böyle bir varsayım dönemin hâkim Yahudi Tanrı görüşüydü ve Eski Antlaşma’da örneklerine rastlamamıza karşın, yeryüzünde bir Tanrı düşünmeleri mümkün değildi. Yine aynı şekilde kişisel varsayımları onların Tanrı’yı alçakgönüllü bir kişi olarak görmesini de imkânsız hale getiriyordu.

Geleneksel hâkim görüşün izlerine, Mesih İsa’nın öğrencilerinde de rastlarız. Petrus’un ani çıkışları bunun en bariz örnekleridir. İsa Mesih öğrencilerinin ayaklarını yıkamak istediğinde Petrus engel olmak ister. Çünkü ayak yıkamak hizmetkârların yaptığı bir iştir ve efendilerinin böyle bir şey yapması düşünülemez. Fakat İsa onlara şöyle cevap verir:

“Size ne yaptığımı anlıyor musunuz?” dedi. “Siz beni Öğretmen ve Rab diye çağırıyorsunuz. Doğru söylüyorsunuz, öyleyim. Ben Rab ve Öğretmen olduğum halde ayaklarınızı yıkadım; öyleyse, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Size yaptığımın aynısını yapmanız için bir örnek gösterdim.

Aynı şekilde İsa, ölmek için bu dünyaya geldiğinin bilincinde kendisinin ‘‘Yeruşalim’e gitmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çekmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrencilerine anlatmaya başladığında’’[1] Petrus yine dönemin hâkim geleneksel görüşünün etkisinde, kusurlu insan düşüncesiyle İsa’yı bir kenara çekip ‘azarlayarak’ şöyle der:

“Tanrı korusun, ya Rab! Senin başına asla böyle bir şey gelmeyecek!”

İsa Mesih ise kusurlu bir varsayıma dayanan bu ifadeleri sert bir şekilde yanıtlayarak şöyle cevap verir:

 “Çekil önümden, Şeytan!” dedi, “Bana engel oluyorsun. Düşüncelerin Tanrı’ya değil, insana özgüdür.”

Petrus’un söylediği şeyleri söylemesine neden olan en güçlü etken etkisinde kaldığı dönemin güçlü dinsel varsayımları ve gelenekleridir. Yol ortasında bir kadın ile konuşulamaz. Hele hele bu kadın bir Samiryeli ise asla! Günahkârlar ile aynı sofraya oturulamaz. Petrus’un sözleri de bu hâkim görüşten etkilenmiştir ve aslında etkilenmemesi mümkün değildir. İşte bu yüzden Rablerinin alçakgönüllü bir eylem ortaya koyması on(lar)a pek anlamlı gelmemiştir. Hatta onlar için bu reddedilmesi ya da azarlanması gereken yanlış bir görüştür. Petrus’un ve diğerlerinin bu şekilde düşünmesinin en büyük nedeni -birçok konuyu olduğu gibi- alçak gönüllüğü de yanlış tanımlamış olmalarındadır.

Peki ya bizim varsayımlarımız?

Çoğu zaman kendi sözlüğümüzü oluşturup, T harfine geldiğimizde Tanrı’yı sınırlı ve insani kusurlu düşüncemizle tanımlamaya çalışırız. Tanrı’ya ilişkin bilgimiz de Tanrı’nın kendisinden değil de geleneklerden, dönemin hâkim görüşünden, insansal varsayımlarımızdan geldiğinde Tanrı’yı doğru bir şekilde tanımamız imkânsız hale gelir. Hatta bir yerde farkında olmadan yaratan Tanrı’ya değil ama zihinlerimizde kurguladığımız Tanrı’ya ya da tanrılara inanmaya başlarız.

İşte böyle bir durum tarihin en trajikomik durumlarından birine yol açmıştır. Ataları İbrahim’i el üzerinde tutan, büyük peygamber, halkı Mısır’dan çıkaran ve aracılığıyla Kutsal Yasa’yı aldıkları Musa’nın sözlerini büyük bir özveri ile okuyup çalışan din adamları, peygamberler aracılığıyla geleceğini ve kendi halkını bizzat ziyaret edeceğini söyleyen Tanrı’nın, vaat ettiği zamanı anlamakla kalmayıp, aynı zamanda geldiğinde O’nu tanımamışlardır. Elçi Yuhanna şöyle der:

Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı… O, dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu tanımadı. Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi… Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini gördük.[2]

Ezelde var olan ve her şeyin yaratıcısı olan Tanrı, geliş dönemini, yaşanacak olayları önceden peygamberleri aracılığıyla bildirmiş olmasına rağmen, halkı O’nu tanımamış hatta bir sahtekâr olduğunu ifade ederek O’nun kendisine ilişkin tanıklığını reddetmiştir. Tarih bize kişisel varsayımlarımızın bu kadar büyük bir trajediye neden olabileceğini gösterirken, aynı zamanda güzel naif bir uyarıda bulunarak bize şu soruyu hatırlatır:  Benim, senin, bizim Tanrı’ya ilişkin varsayımlarımız nedir? Hiçbir mantıklı ve teolojik dayanağa sahip olmadan, kendi insansal varsayımlarımız nedeniyle Petrus’un açıklamalarına benzer bir şekilde ‘Tanrı asla insan olup aramızda yaşayamaz’ mı deriz? Kendi kusurlu anlayışımızdan hareketle bir Tanrı tasviri mi oluşturmaya çalışırız, yoksa Tanrı’nın kendisini bizlere açıklamasına müsaade edip, alçakgönüllü bir şekilde kabul mü ederiz?

Bunlar yanıtlanmaya değer sorulardır. Çünkü Tanrı’nın kendisi Yeşaya peygamber aracılığıyla İsa’dan yüzyıllar önce şöyle demiştir:

Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.[3]

Yeşua Özçelik                   

Dipnotlar:


[1] Matta 16:21

[2] Yuhanna 1:1,10-11,14

[3] Yeşaya 9:6