Evde Kal

Evdeyim… Odalar arasında gidip geliyorum. Korona hangi kapı arkasında pusuya yatmış acaba diye düşünüyorum. Sabah yaptığım temizliğin akşamüstü bittiğini düşünüyor, telefonumdan korona başını uzatıp bana nanik yapıyor zannediyorum. Sonra yeniden temizliğe başlıyorum. Sosyal medyada gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum; ama bir yandan da herkesin ne kadar üretken olduğunu görüyorum. Ben üretemiyorum.

Evdeyim… Daha önce hiç dikkat etmediğim şeylere dikkat ediyorum. Kulağım dışarıda. Geçen ambulans seslerini sayıyorum. 1,2,3…

Evdeyim… Evde bir rutin oluşturabildiğim için seviniyorum. Zamanında kalkabildiğim, yiyebildiğim, zamanında çalışabildiğim için mutlu oluyorum. Üstelik her gün uyandığımda bu konuda kendimi daha profesyonel hissediyorum. Verdiğim alış-veriş siparişini önce kaygıyla bekliyorum; ama daha sonra alınan her şeyi yerine yerleştirmenin formülünü seremoniye dönüştürüyorum. Akşam eve gelen eşimin evden içeri girişini “korona operasyonu”yla hallediyorum. Eldivenlerim ve dezenfektanım vazgeçilmezim oluyor. Ellerim? Onları çoktan unutuyorum.

Evdeyim… Dışarıda mama bekleyen kedilerimi, ofiste susuz kalan çiçeklerimi düşünüyorum. Sonra birden tedavi sürecinde olan kedim geliyor aklıma. Kime nasıl emanet ederim bilemiyorum. Huysuz çünkü alışamaz kimselere biliyorum. Ailem, sevdiklerim, tanıdıklarım… Bin bir senaryo gelip geçiyor aynı anda zihnimden. Hangi birini kontrol edeceğimi kestiremiyorum. Zihnimden geçenler içimde patlıyor. Sözcükleri iki çenemin arasında iyice kıstırıp bir türlü açılmayan dudaklarımı sonsuza dek mühürlüyorum. Gökyüzü hala orada ama camdan başımı dışarı çıkarmak bile geçmiyor içimden. Gücüm tükenmiş hissediyorum. Rüya olsa da uyansak ya da hep birlikte uykuya dalsak istiyorum. O uykudan uyandığımızda o tek bildiğimiz ya da bildiğimizi düşündüğümüz dünyaya kavuşsak diye düşlüyorum.

Evdeyim… Sessiz bir evde, yarının ne getireceğini bilmeden öylece duruyorum. Bu zamanda bugünün, tam da şu anın önemini kavrıyorum. İsa’nın “her günün derdi kendine yeter” sözünü onaylıyorum içimde. Damarlarıma kadar çekiyorum. Her günün derdini taşımaya, zaman zaman yerlerde sürünerek, zaman zaman titreyen bacaklarla ayakta durmaya çalışarak onaylıyorum. Çünkü yarının derdini yarına bırakmak konusunda becerikli değilim biliyorum. İtiyorum, çekiyorum, parçalıyorum; ama sonunda teslim oluyorum. Yarını, yarın üzerinde egemen olan Rab’be bırakıyorum ve ben ancak bugün elimde olana razı olmayı öğreniyorum. Sonra kendimi Rab’den bir şeylerin değişmesi için yalvarırken buluyorum yeniden; ama hemen sonra hala iyi olan şeyleri görüyorum. Dua da edemiyorum aslında; ama merhamet diliyorum. Sözcükler dudaklarımdan dökülmese de, aciz de kalsam güzel cümleler kurmakta, övgüyü sunamasam da yüksek sesle, yüreğimi bilen Rab’be dayanıyorum. Mucize yok diyor birileri; ama hayatımda birçok kereler yaşadığım mucizeleri hatırlayarak geriye kalan son gücümle yine o mucizeyi bekliyorum. Ama mucize olmasa da ambarları boş olan o adamı hatırlıyorum:

Tomurcuklanmasa incir ağaçları,

Asmalar üzüm vermese,

Boşa gitse de zeytine verilen emek,

Tarlalar ürün vermese de,

Boşalsa da davar ağılları,

Sığır kalmasa da ahırlarda,

Ben yine RAB sayesinde sevineceğim,

Kurtuluşumun Tanrısı sayesinde sevinçten coşacağım. (Habakkuk 3:17-18)

Serda Ayık Sez