Eyvah, Korona!

Neredeyse tüm iş hayatım boyunca vapur yolcuğu yapmış biri olarak denizin her halini gördüm. Denizin en dingin halini de, fırtınadaki en coşkulu halini de… Kimi zaman pusun içinden geçip gittim, kimi zaman vapurun dalgalarla olan uyumuna denk geldim. Ben buna her ne kadar uyum desem de, ne zihnim ne de bedenim bu “uyuma” hiçbir zaman ayak uyduramadı. Vapurun gövdesi her dalgayla havaya kalktığında, yan yattığında benim de sanki canım bir şekilde o dalgalanmayla çalkalandı durdu. Ne vapuru kavrayıp yönetebilmek ne de denizin ya da havanın bir şekilde süt liman olmasına aracılık etmek elbette benim kontrolümde değildi. Kontrol edememek de sürekli paniğin içinde kaybolmama sebep oldu. Önünde sonunda gitmem gereken bir işim vardı ve korkularım nedeniyle gidememek de elbette ne işverenim için uygun bir sebep, ne de benim için kolaylıkla itiraf edebilecek bir durumdu. Neyse ki metronun başlaması kolaylıkla başka bir yol tercihi yapmamı sağladı. Artık güvenle, korkmadan ve trafiğe takılmadan gidebileceğim bir alan bana ve benim gibi birçok kişiye de açılmış oldu. Özgürdüm.

Şimdilerde ise öyle bir zamana tanıklık ediyoruz ki, artık kaçıp bir yere sığınabileceğimiz bir alan kalmamış gibi gözüküyor. Kontrol edemediğimiz birçok şey çıkıyor her geçen gün karşımıza. Sağlığımız tehlikede. Yaptığımız zorunlu alış-verişe şüpheyle bakıyoruz. Kendimizi dinliyor, sürekli ateşimizi ölçüyor, ne kadar takviye varsa hepsini yutup kurtuluş arıyoruz.  Hücrelerin nasıl çalıştığını ezbere söyleyecek hale gelene kadar doktorları dinliyoruz. İşimiz belki şimdi var ama gelecekte ne olacak bilemiyoruz. Belki kendi kişisel işlerimizde çalışıyoruz ve tarihi belli olmayan bir süreye kadar her şey askıya alınmış durumda.  Bir yerlere gitmekten vazgeçtik belki çoktan, ama doğayla da temas etmekten imtina ediyoruz. Sevdiklerimizle görüşemesek de, mesajlaşacak gücümüzü de sanki giderek kaybediyoruz.

 Başımıza ne geleceğini, ne zaman geleceğini, ille de gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Belirli bazı şeylerin, yayımlanan haberlerin, yapılan çalışmaların, istatistiklerin içinde iyice kendimizi sıkışmış, kaybolmuş hissediyoruz. Kişisel izolasyona, sosyal mesafenin koruyucu etkisine inanırken, diğer yanda yapmak zorunda olduğumuz işlerde bocalıyoruz. Belki özlemle beklediğimiz bir şey tam da bu zamanda kendini ortaya koyacakken yine belirsizleşmeye başlıyor. Kafamızın içinde bir yanda konuyu çok rahat karşılayıp grip diyerek geçiştirenlerin söyledikleri yankılanırken, diğer yanda olayın merkezinde kalanlardan duyduklarımız gidip geliyor. Bir yandan dünyaya İsa’nın tarif ettiği gibi nasıl tuz ve ışık olabilirim diye düşünürken, diğer yanda kendimizi nasıl koruyacağımızın telaşı bizi sarıp sarmalıyor.

Fakat bir yandan da evde kalmamıza sebep olan karantinaya inat daha önce elimize geçmeyecek fırsatların oluştuğunu duyuyor, görüyoruz. Müzeler sanal olarak gezebileceğimiz linkler paylaşmaya başlıyor. Kimi orkestralar arşivlerini halka açıyor. İşte tam da bu nokta, belki de artık hep yaptığımız şeyi yapmama, hep olduğumuz gibi olmama zamanıdır.

Belki de bu zaman, bu sessiz, izole zaman şimdiye kadar yapmayı seçmediğimiz bir şeyin zamanıdır. Birbirimize parmak sallamanın nedenini anlama zamanıdır belki. Bu virüsün tehlikesine karşı aldığımız tavrın, rahatlık ya da oldukça korumacı, yargısını birbirimizin yüzüne haykırmanın nedenini anlama zamanıdır. Belki de bu zaman biraz durmanın zamanıdır. Biraz dinlemenin, Tanrı’nın sesini dinlemenin zamanıdır. Birbirimizi dinlemenin, anlamanın, şefkat göstermenin zamanıdır. Aynı fikirde olmasak bile bu zamanda aynı yerde birlikte oturmanın zamanıdır. Belki omuz omuza değil, ama düşüncede ve yürekte yan yana olmayı deneme zamanıdır.

İçimizden yükselen öfkeye ya da sakinliğe bakmanın zamanıdır. Ruhsal ölümün getireceği sonsuz karanlığı anlamayanı anlama, dinleme zamanıdır belki.  Bunu neden görmediğini ya da görmeyi seçmediğini onun olduğu yere gidip oturarak bakma zamanıdır. Korkuların içinde kalanı, paniğine yenileni, acısının içinde kalmaya çalışanı anlama zamanıdır. Rahat olanla beraber gülebilme, onu da bir yerlerden yakalama zamandır. Ailesini koruma telaşında olanı, takıntıları giderek yükseldiği bu zamanda obsesifi de anlama zamanıdır belki. Avazı çıktığı kadar bağırmak isterken kendini terk edilmiş, yalnız hissedeni anlama zamanıdır. İsa gibi; yanlışın, doğrunun, karanlığın, aydınlığın, bilinmezliğin, anlayışsızlığın, yargının, dehşetin, korkunun, ötekileşmenin, gamsızlığın,  yanına gidip oturmanın ve onu yargısız bir şekilde dinlemenin zamanıdır belki de.

Ünlü Yahudi psikiyatr Viktor Frankl hayatın her durumda anlamlı olduğundan bahseder. Bu anlam da bizim acıya karşı aslında nasıl tavır alacağımızla doğrudan ilgilidir. O der ki acıya karşı ne olacağımızı seçmek bizim elimizdedir: İnsan olmak ya da canavar olmak…  Rab’bin bize verdiği bu lütfu, özgür irademizi kullanmak bizim elimizdeyse eğer, her gün yeniden Mesih’in benzerliğine dönüşebilme hakkımız her seferinde bakiyse yani, şimdi nasıl kullanacağız? O ağacın meyvesinden yiyecek miyiz, yoksa iyiyle-kötüyü bilme hakkımızdan vaz mı geçeceğiz? Bu zamanda biz ne olmayı seçeceğiz? İnsan olmayı mı, canavar olmayı mı?

Serda Ayık Sez