İnsanın İkilemi ve Noel

Dünyanın bir ucunu kendimize yakınlaştırmak için teknolojinin bütün nimetlerini kullanıyor; ama aynı teknolojinin bir yerde bizleri bir o kadar uzaklaştırdığını ve yapay bir dünyaya hapsettiğini göremiyoruz. Saatler süren yolları dakikalara sığdırmaya çalışırken, diğer bir yandan insanları birbirinden uzaklaştırmak, sanırım günümüzün içinde bulunduğu ikilemlerden biridir.

Aslında Tanrı’ya kendi çabamızla ulaşma isteği de başlı başına derin bir ikilemin işareti değil midir? Bir taraftan asla dolduramayacağımız ilahi bir boşluğa sahip olduğumuzun farkına varırız ve doğal olarak bunu yalnız Tanrı’nın doldurabileceğini bildiğimiz için O’na ulaşmayı arzularız. Fakat diğer taraftan akıntıya karşı kürek çeken bir kişi gibi imkânsızın peşinden koştuğumuzu; hatta kendi çabamızla ulaşmaya çalışırken içimizde kabaran gurur şelalesinin bizleri Tanrı’dan en az bir o kadar uzaklaştırdığını; spot ışıklarını Tanrı’nın lütfu ve merhametinden ziyade, kendi ‘başardıklarımıza’ çevirdiğimizi göremeyiz.

Nasıralı İsa Mesih dağdaki ünlü vaazına şu çarpıcı sözlerle başlar:

“Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.” Matta 5:3

Tanrı’nın Egemenliğine adım atmanın ilk ve en temel kuralı ‘ruhta yoksulluğumuzun’ yani Tanrı’ya verebilecek hiçbir şeyimizin olmadığının ve tümüyle O’nun lütfuna muhtaç olduğumuzun farkına varmaktır. C. S. Lewis’in açıklaması bu beyhude gayreti netleştirmek için önemlidir:

Kayaları inceleyen bir jeologsanız, önce gidip kaya bulmamız gerekir. Kayaların kalkıp da size gelecek hali yoktur. Kayalara gittiğinizde sizden kaçamazlar. Girişimde bulunmak daima sizin sorumluluğunuzdur. Onlar buna engel de, yardımcı da olamazlar. Ama bir zoolog olduğunuzu, hayvanların vahşi doğada resimlerini çekmek istediğinizi varsayalım. Kayaları incelemekten epeyce farklıdır bu. Hayvanlar size gelmezler ama sizden kaçabilirler. Sessizce hareket etmezseniz, kaçacaklardır. Bu kez küçük de olsa bir girişim payları vardır. Daha yüksek bir düzeyde, bir insanı tanımak istediğinizi düşünelim. Kendisi buna izin vermedikçe onu tanıyamazsınız. Onun güvenini kazanmalısınız. Bu durumda girişim eşit derece bölünmüştür. Dostluk kurmak için iki tarafın da adım atması gereklidir. Tanrı’yı tanımak istediğinizde, girişimde bulunan O’dur. Kendisini göstermedikçe, ne yaparsanız yapın O’nu bulamazsınız.[1]

Tanrı bu ikilemimize yanıt olarak bize kendisini tanıtmak, bizim için bir çıkış yolu sunmak ve bizleri çocukları yapmak için yeryüzüne gelerek kendisini Nasıralı İsa’da açıklamıştır. Noel, ikilemlerimize yanıt sunan hikâyenin can alıcı anlarından birisidir. Bizlere, umutsuz dünyada umudu, karanlık içerisinde ışığı, ölüm karşısında yaşamı, kendi yetersizliğimize karşın Tanrı’nın yeterliliğini gösterir. Elçi Yuhanna bunu harika bir şekilde ifade eder:

“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi…

Dünyaya gelen, her insanı aydınlatan gerçek ışık vardı. O, dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu tanımadı. Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi. Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne beden ne de insan isteğinden doğdular; tersine, Tanrı’dan doğdular.

Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini gördük. Yahya O’na tanıklık etti. Yüksek sesle şöyle dedi: “‘Benden sonra gelen benden üstündür. Çünkü O benden önce vardı’ diye sözünü ettiğim kişi budur.” Nitekim hepimiz O’nun doluluğundan lütuf üzerine lütuf aldık. Kutsal Yasa Musa aracılığıyla verildi, ama lütuf ve gerçek İsa Mesih aracılığıyla geldi. Tanrı’yı hiçbir zaman hiç kimse görmedi. Baba’nın bağrında bulunan ve Tanrı olan biricik Oğul O’nu tanıttı.” Yuhanna 1:1-5, 9-18

[1] C. S. Lewis, Özde Hristiyanlık, Haberci, 2. Baskı, s. 151-152.