İnsanlık, Anlam ve Tanrı’nın Sureti

İki Avusturalyalı denizci Londra’daki bir bardan sendeleyerek, yoğun bir şekilde sisli olan yola çıkar ve etrafta kendilerine yardım edebilecek birilerini ararlar. Kendilerini dengede tutarlarken, bara doğru bir adamın yaklaştığını görürler. Fakat askeri üniformasında bir süreliğine görünüp kaybolan madalyaları gözden kaçırmış olsalar gerek, denizcilerden biri pat diye “Baksana, nerede olduğumuzu biliyor musun?” diye sorar. Memur tümüyle rencide olmuş bir şekilde homurdanarak şöyle karşılık verir: “Siz benim kim olduğumuzu biliyor muşunuz?”. Denizciler birbirlerine bakar ve birisi diğerine şöyle der: “Şimdi hapı yuttuk. Biz nerede olduğumuzu bilmiyoruz ve o ise daha kim olduğunu bile bilmiyor”.

Ünlü düşünür Dr. Ravi Zacharias, zaman ve mekân içinde özümüzde bir kimliğe sahip olmadığımızı söyleyen Sam Harris’e cevaben yazdığı “The End of Reason” adlı kitabına bu öykü ile başlayıp, varoluşsal olarak üzerinde düşünmemiz gereken bir soruyu gündeme getirir: “Ben kimim?” Bu sorunun yanıtı güncel olarak karşılaştığımız olayları anlamlandırmak açısından çok hayati bir öneme sahiptir. Kimliğimize ilişkin sorduğumuz bu soruya vereceğimiz yanıt tüm hayatımızı şekillendirecektir.

Geçtiğimiz haftalarda sosyal medyada paylaşılan bir fotoğraf karesi sanırım herkesin vicdanında derin etki yaratmıştır. Bu fotoğraf karesi, kıyıya vuran minik Aylan bebeğin cansız bedeninin görüntüsüdür. Kimisi bu fotoğrafın farkına bile varmamış; kimisi ise fotoğrafa bakıp; hüzünlenmiş, yüreği sızlamış ama sonrasında unutup gitmiştir. Kimisi de belki hala bu karenin etkisinden kurtulabilmiş değildir. Buna karşın bu fotoğrafı paylaşan hemen hemen herkesin ortak bir şekilde dile getirdiği bir vurgu vardı: İnsanlık!Paylaşımların çoğunda rastladığımız “İnsanlık öldü”; “İnsanlık kıyıya vurdu” vb. ifadelerinin gün yüzüne çıkardığı bir soru ile karşılaşırız: Ölmüş olan bu ‘insanlık’ nedir ve ne anlama gelmektedir? Yavaş yavaş zincirleme bir soru dizisi oluşmaya başlar. Fakat bu sorular birbirinden bağımsız değil aksine birbirini açıklayıcı niteliğe sahiptir.

İnsanlığın tanımı net bir şekilde yapılmadığı takdirde varoluşumuz açısından çelişkili bir yaşam sürmemiz içten bile değildir. Kıyıya vuran bu küçük cansız bedene baktığında hissettiği acıyı kürtaj konusunda hissetmeyerek “Benim vücudum, benim kararım” diyen bir dünya bu çelişkili hayatı yaşamaktadır. Çelişki sadece kürtaj ile sınırlı kalmamaktadır elbette. Gana gibi ülkelerdeki çeşitli cilt rahatsızlıklarına, insan ticaretine, yanı başımızda öldürülen minik bebeklere karşı duyarlılığımızı yitirdiğimiz her noktada kendini göstermektedir.

Günde iki kez dahi olsa doğruyu gösteren bozuk saat misali bir dünyada yaşamaktayız. Duygularımız dört bir yandan maniple edilmektedir. Ölüme mahkûm edilen bedenlere baktığımızda yüreğimizin en derinlerinde yüzleştiğimiz gerçekler, canımızı yakar ama nedenini bilmiyor olabiliriz. Özünde yine temel soruya “Ben kimim?” ve “İnsan olmak ne demek?” sorularına dönüş yaparız.

Ünlü Hristiyan ilahiyatçı ve düşünür Francis Schaeffer’ın işaret ettiği gibi antik dönemden günümüze doğru özellikle Rönesans ve Aydınlanma Dönemi ardından evrensellerin ya da tümellerin –Eflatun’un deyimi ile ideaların- sistematik bir şekilde tikeller ya da parçalar ile yer değiştirmesine şahit oluruz.[i] Eflatun ve Aristo her ne kadar içerik konusunda farklılıklara sahip olsalar da doğada tüm değişime rağmen değişmeksizin kalan bir öz ya da form bulunması gerektiğini düşünmüşlerdir.[ii] Örneğin, Eflatun elmadan bahsetmemizi sağlayan şeyin elma ideası olduğunu ve her elmanın bu elma ideasından bir oranda pay aldığını söylemiştir. İnsanın da diğer canlılardan ayrı olarak tanımlanmasını sağlayan bir insan ideası vardır. Fakat zamanla tümeller ya da evrenseller önemini yitirmeye ve tikeller ya da parçalar ön plana çıkmaya başlar. Bu sadece evrenseller ile parçaların yer değiştirmesi meselesi değildir. Parçalara yapılan vurgu ile evrenseller ortadan kaldırılmıştır. Artık elmayı, bitkiyi, hayvanı ve insanı birbirinden ayıran bir evrensel yoktur. Bu düşünce ile birlikte artık ‘insanlıktan’ da bahsetmenin bir anlamı kalmaz. Bu düşünce formundaki soruna işaret eden Schaeffer, kişisel olmayan bir başlangıçla başladığımızda önemli bir soru ile karşı karşıya olduğumuzu şöyle getirir:

Kişisel olmayan ile başlamanın en büyük sorunu parçalara anlam bulabilmektir. Parça kendi başına olan herhangi bir faktör, bir şeydir; bütünün ayrı ayrı kısımlarıdır. Bir su damlası da bir insan da parçadır. Eğer kişisel olmayan ile başlarsak şu anda var olan parçalar – insan da dâhil olmak üzere nasıl anlam ve değere sahip olacaklar? [iii] 

Dünya görüşlerinin insana ve insanlığa ilişkin yaptığı tasvir, kim olduğumuz ve nasıl bir anlam ve değere sahip olduğumuzu ifşa edecektir. Dolayısıyla eğer tüm mesele sadece genlerin bir sonraki nesillere taşınması ise bu sorulara ne yanıt verilmelidir? Eğer bizi diğer canlılardan farklı kılan bir neden yoksa neden ölen bebekler bizi sokaktaki bir kedinin ya da tarladaki bir farenin ölümünden daha fazla alakadar eder? Eğer bizler sadece fiziksel tepkimelerin ürünüysek ve tüm davranışlarımız genler ve diğer etkenler tarafından zaten belirlenmişse, o zaman neden şaşırıp tepki veririz? Eğer her şey kaderse, bu isyanın nedeni nedir?

Evrenselleri ortadan kaldırdığımızda etrafta korkunç bir sessizlikten başka bir şey kalmaz. “İnsanlık” ifadesi ve dolayısıyla – örneğin insan hakları gibi- birçok şey anlamını yitirir ve değersizleşir.[iv] Buna karşın Hristiyan inancının varoluşumuza ilişkin sunduğu tutarlı bir yanıt vardır. Kutsal Kitap olağanüstü bir denge ile “Tanrı’nın insanı kendi suretinde ama topraktan yarattığını” söyler. İnsan, topraktan yaratılmakla diğer yaratılmış canlılar ile ortak bir noktada buluşur ama bununla birlikte Tanrı, insana kendi suretini vermiştir. Böylece insan, yaratılan diğer tüm canlılardan ayrı bir konuma sahip olur. Bu sayede ölüme mahkûm edilen küçük bedenler için gözyaşı dökebiliriz. Çünkü sahip oldukları varoluşsal farkı, anlamı ve amacı biliriz.

Çok genç yaşlarda kaçırılan ve Kraliyet Donanması’na hizmet etmeye zorlanan ve sonrasında kendini köle ticareti yapan geminin kaptan koltuğunda bulan John Newton, köle olarak ticaretini yaptıkları siyahi topluluğa nasıl davrandığını anlatırken, onları nasıl kötü şartlarda yaşamaya zorladıklarından, aşağıladıklarından, kadınlarını ise istedikleri zaman nasıl zorla ilişkiye girmeye zorladıklarından bahsetmiştir. Denize açılmasından altı yıl sonrasında deneyimlediği fırtınalı bir hava onun yeniden varoluşsal soruları sormasına neden olur. Kaybolmuş bir vaziyetteyken Tanrı tarafından nasıl bulunduğunu ve kendisini o durumdan –ahlaki yozlaşmadan, amaçsızlık ve anlamsızlıktan- kurtaran tanrısal lütfu yazdığı “Yüce Lütuf Sesi Tatlı” ilahide kelimelere dökmüştür. Artık yeniden bir evrensele diğer bir deyişle mutlağa sahiptir ve böylece insana olan bakışı değişmiştir. O’nun yaşamından etkilenen William Wilberforce ise “Çocukken ona bir ebeveyn gibi saygı duyardım” diye yazacaktır. Fakat genç yaşta parlamentoya seçilmesinin ardından 21 yaşında kendini üst sınıfın ahlaken yozlaşmış yaşantısına kaptırır. Fransa’da tatil yaptığı bir sırada bir İngiliz kilise görevlisi olan Philip Doddridge’in Tanrı’yla zaman geçirme konusunda yazdığı kitap bir şekilde eline ve oradan da yüreğine ulaşır. Wilberforce’un ilk amacı köle ticaretine son verilmesini sağlamak olur. Çünkü o da John Newton gibi yeniden evrensele sahip olmuştur. Böylece artık insanların farklı renklere sahip olsalar dahi aynı tanrısal sureti taşıdıklarını bilmektedir. Bu çaba onun tüm zamanını, enerjisini alsa bile emek verir ve sonunda yasalarda köleliğin kaldırılmasını sağlar.[v] Bu kişilerin yaşamlarını ve insana bakışını değiştiren şey Tanrı’nın kendisidir. Nihai evrensel olarak sadece Tanrı’nın kendisi, parçalara anlam verebilir. Newton ve Wilberforce bu anlamın ve değerin farkına vardılar. Tıpkı Peder Joseph Damien’ın ve Rahibe Teresa’nın vardığı gibi.

Dışarıya adım attığımız anda o kadar çok hayat ile karşılaşırız ki. Sahip olduğumuz bir evrensel ya da mutlak olmadığı sürece onlardaki anlamı ve değeri fark edemeyiz. Hatta kendi anlamımız ve değerimiz bile muallakta kalır. Sonuç olarak, “Ben kimim?” ve “Var oluşumun gerçek anlamı ve değerinin dayanağı nedir?” sorularını er ya da geç kendimize sormamız ve yanıtını bulmamız gerekir. Bu sorulara doğru ve tutarlı yanıtları bulmadan yaşamımız gerçek anlamına ve değerine sahip olmayacaktır.

                                                                                                                                   Yeşua Özçelik

Dipnotlar:

[i] Francis A. Schaeffer, Escape From Reason, Inter Varsity Press, s.13-25

[ii] Cengiz Çakmak, Nedim Yıldız ve Serdar Uslu, İlk Çağ Felsefesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, sf. 134

[iii] Francis A. Schaeffer, O Burada ve Sessiz Değil, Kurtuluş Yayınları, s. 20.

[iv] Bu sorun varoluşsal olarak sadece “anlam” ile de sınırlı kalmaz aynı zamanda ahlak ve epistemolojik alanlarda da sessiz kalmamıza neden olur. Eğer bir evrensele ya da mutlağa sahip değilsek iyi ve kötüyü nasıl belirleyebilir ya da ayırt edebiliriz? Gerçek bilgiye, gerçekten bildiğin ve bildiğinden emin olduğun bilgiye ulaşmak bir yana, sadece toplumun işlemesi için bile gerekli olan parçalardan, evrenseli yeterince iyi nasıl inşa edebilirsin? Bu sessizliğin farkına varanlar parçalardan evrenseller oluşturmak istemişler; ama başaramamışlardır.

[v] Victor Shepherd, Sözün Tanıkları, Yeni Yaşam Yayınları, s. 127-130, 147-150.