Kaygılarımız İçinde – Tanrı’nın Sessizliği I

Hiç kendinizi derin bir sessizliğin ortasında bulduğunuz zamanlar oldu mu? Belki sabahın erken saatlerinde camın önünde oturduğunuz, belki gecenin geç saatlerinde ıssız bir sokakta durakladığınız, belki de günün yoğunluğu içinde mucizevi bir şekilde çok anlık bir duruma kendinizi teslim ettiğiniz zamanlar… İşte bu sessizlik zamanları, bazen özlemini çektiğimiz, günün koşturmacası içinde derin bir nefes alma, yenilenme ve dinlenme alanı haline gelebilir. Bazen de bizi korkutan, bir an önce içinde çıkıp kurtulmak istediğimiz bir kâbusa dönüşebilir.

İşte o kâbusa dönüştüğünü düşündüğümüz nokta, tam da bir sese ihtiyaç duyduğumuz noktaya denk gelir. En kalabalık zamanda kimsenin bize ulaşamadığı ya da ulaşamadığını düşündüğümüz noktadır o nokta. Çıkışı bulamadığımız, kaybolduğumuz ve bazen de gözümüzün önünde duran çözümü fark edemediğimiz noktadır. Çünkü bir yüzüyle bizi yenileyen sessizlik, kaygının elinde bizi çepeçevre kuşatan ve felce uğratan bir güce kavuşur. Öyle ki kendimizi o kaygının içinde hapsolmuş ve ondan başka bir şeyi göremez halde buluruz. Dolayısıyla bize ulaşmaya çalışan sesleri ya tamamen yok sayar ya da uzaklardan gelen belli belirsiz anlamsız sözler olarak algılamaya meyilli oluruz. 

Diğer yandan öyle sesler vardır ki, onları bir türlü yok sayamayız. Sessizliğin içinde kulağımızın dibinde bangır bangır yüreğimize bağırırlar. Kâh geçmişteki kötü deneyimleri hatırlatıp gelecek umudumuzu çalarlar, kâh umutsuz geleceği gösterip bugünden şüphe etmemize sebep olurlar. İşte o sesler bazen bizi yiyip bitiren kendi iç sesimiz olur, bazen de bizi suçlayan, gücümüzü çalan, dikkatimizi sadece kendisine vermeye zorlayan Kötünün sesi olarak karşımızda durur. Böylece bizi şifaya götürecek gibi gözüken sessizlik, birdenbire umutsuzluğun sesiyle dolar.

Fakat bu sessizlik zamanları aslında bizim bambaşka bir sese ihtiyaç duyduğumuz zamanlardır. Belki bu kadar karamsarlaşmamıza, yolumuzu şaşırmamıza, kaybolmamıza sebep ihtiyaç duyduğumuz o sesi, Tanrı’nın sesini duyamama telaşıdır. Duyamama telaşıdır, çünkü bazen gerçekten diğer seslere kulak verdiğimiz için Tanrı’nın sesini duymamayı seçeriz. Kendi bildiğimiz, tanıdık gelen yoldan devam etmek daha güvenli gelir bize.

Sahip olduğumuz şeyleri ya da sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyleri kaybetme korkusu her şeyi kontrol etme ihtiyacı doğurur aniden. Kontrol edemedikçe de daha çok panikleyip daha çok kontrol etme ihtiyacına sürükleniriz. En sonunda pes edip yere düştüğümüzde kendimizi Tanrı’nın çok uzaklarda kaldığı ıssız bir çölün ortasında buluveririz. Tıpkı mezmur yazarı gibi…

Yüksek sesle Tanrı’ya yakarıyorum,

Haykırıyorum beni duysun diye. 

Sıkıntılı günümde Rab’be yönelir,

Gece hiç durmadan ellerimi açarım, Gönlüm avunmaz bir türlü. 

Tanrı’yı anımsayınca inlerim, Düşündükçe içim daralır.

Açık tutuyorsun göz kapaklarımı, Sıkıntıdan konuşamıyorum. 

Geçmiş günleri, Yıllar öncesini düşünüyorum. 

Gece ilahilerimi anacağım,

Kendi kendimle konuşacağım, İnceden inceye soracağım: 

“Rab sonsuza dek mi bizi reddedecek? Lütfunu bir daha göstermeyecek mi? 

Sevgisi sonsuza dek mi yok oldu? Sözü geçerli değil mi artık? 

Tanrı unuttu mu acımayı? Sevecenliğinin yerini öfke mi aldı?” 

Sonra kendi kendime, “İşte benim derdim bu!” dedim,

“Yüceler Yücesi gücünü göstermiyor artık.”  (Mezmur 77:1-10)

Devamı gelecek…

Serda Ayık Sez