Köprüler…

Köprüler iki ayrık noktanın birbirine bağlanmasını amaçlayan yapılar olarak tasarlanır ve yaşamı kolaylaştırmak için inşa edilirler. Köprüler önemlidir. Öyle ki bir inşaat yapısının ötesinde iletişim dünyamıza girmekte ve kişisel varlıklar olan biz insanlar için ilişkisel anlamları da barındırabilmektedir. Örneğin, ‘köprü kurmak’ diye bir deyimimiz vardır. Fakat maalesef köprü kurmak yerine ‘köprüleri atan’ duruma doğru hızla geçiş yapma eğilimdeyizdir. Köprüler bazen amaçlanmadıkları olaylara şahit olmak zorunda da kalırlar. Örneğin bir insanın hayatını sonlandırmaya karar vermesi ve bunu bir köprü aracılığı ile yapmayı planlaması gibi…

İntihar konusu tarih boyunca insanın zihnini meşgul etmiş ve yaşam üzerine düşünmeye sevk etmiştir. 2. Dünya Savaşının derin yara izlerini taşıyan ünlü Fransız düşünür Albert Camus’un ‘Sisifos Söyleni’ adlı kitabı ve Tommy Lee Jones’un yönetmenliğini yaptığı ‘The Sunset Limited’ filmi de bu konuyu ele alan önemli yapıtlar arasında yer alır. Fakat bu yazıda üzerinde durmayı, düşünmeyi ve düşündürmeyi arzuladığım konu intiharın ötesinde başka bir meseledir. Bu mesele bir köprüde (ya da bir binanın tepesinde) herhangi bir nedenle hayatını sonlandırmayı kafasına koyan bir kişiye olan yaklaşımımız ile alakalıdır. Bir intihar teşebbüsü sırasında çevredekilerin ‘Atlamazsan adam değilsin!’, ‘Atlayacaksan atla!’, ‘Atlamayacak, şov yapıyor işte…’ gibi benzeri tepkiler verdiklerini ve ‘atla, atla’ diyerek tempo tuttuklarını artık çok daha sık duyar ve görür olduk. Daha geçtiğimiz gün Boğaziçi Köprüsünden atlamaya niyetlenen bir kişinin polisin iki saat süren ikna çabaları ardından atlamaktan vazgeçmişken, köprüden geçen bir arabadan yükselen ‘atlayacaksan atla!’ serzenişinin ardından köprüden atlayarak kendisini boşluğa bıraktığını duyduk.

‘Atlayacaksan atla’ diyenler ya da bu haberi duyan bizler için bir insanın yaşamdan vazgeçmesi ne ifade eder?

Dün akşam televizyon kanallarına göz gezdirirken, bu ve buna benzer intihar girişimleri sırasında çevredeki insanların yaklaşımı üzerine konuşulduğunu gördüm. Şu soru soruldu:

Nasıl oluyor da merhamet etme noktasından bu kadar uzaklaşabildik?

Acaba bu soruna sebep öne sürüldüğü gibi büyükşehirlerdeki hızlı yaşamın getirmiş olduğu aciliyet durumu olabilir mi? Gayet tabi olabilir! Fakat bu sadece birçok unsurdan bir tanesidir. Yanıtın bütününü oluşturan tüm unsurların köklerini aldığı temel bir ana problem vardır. Bu ana problem bir kimlik problemidir ve insanı nasıl tanımladığımız ile yakından ilişkilidir. İnsan kimdir? Neden bu dünyada vardır? Yaşamı nasıl bir değere sahiptir? Bir şeyin değerini, onun ne olduğunu tanımlamadan anlayamadığımız gibi insanın da kim olduğunu doğru bir şekilde tanımlamadan onun nasıl bir değere sahip olduğunu doğru bir şekilde anlayamayız. Tekerrürden ibaret olduğunu söylediğimiz tarihe bakıp bu soruları tarihsel bağlamı da düşünerek yanıtlamak anlamlı bir çözümü de sunabilmek açısından önemlidir.

20.yüzyılın önemli Hristiyan düşünürlerinden Francis Schaeffer ‘Escape From Reason’ adlı kitabında insanın kimliğine ilişkin ana sorunun, metafizik dünya ile fiziksel dünya (ya da Schaeffer’ın deyimiyle ile lütuf ve doğa) arasındaki köprünün doğru bir şekilde kurulmamasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Özellikle Kilise Babalarından Thomas Aquinas ile birlikte özerklik kazanmaya başlayan akıl, Rönesans ile birlikte tümüyle özerk ve bağımsız bir duruma gelmiştir. Rönesans’ın bir sonucu olarak metafizik ya da ruhsal dünya önemini kaybetmiş ve soruların yanıtları fiziksel dünyada, yani doğanın kendisinde aranmaya başlamıştır. İşte bu noktada insan yukarısı ile aşağısı arasındaki köprüleri atmıştır. Böylece elinde sadece birbirinden ayrık parçacıklar topluluğunun kalması sebebiyle önemli bir sorun ile baş başa kalmıştır. Bu bir anlam ve kimlik sorunudur. Yukarısı ve aşağısı arasındaki köprüleri attığımız anda, yani her şeyi kapalı bir sisteme indirgediğimizde, nominalist[1] ve determinist[2] bir düşünceye hapsoluveririz. Bundan dolayıdır ki insan yaşamının anlamı konusunda doğru bir anlayışa sahip olamayız. Bu iki alan arasındaki köprüler atıldığında insan da haliyle doğada diğer şeylerden hiçbir farkı olmayan canlı bir organizmanın ötesine geçemez. Bunun bir sonucu olarak da bir insanın ölmesi ya da yaşamasını pek de umursamayız. Aslında dünyanın da içinde bulunduğu sorun da bu değil midir? Schaeffer bir başka kitabında şöyle der:

İronik gerçek şu ki insanın varlığını merkez alan hümanizmde en nihayetinde insan hiçbir anlama sahip değildir. Diğer taraftan eğer bir kişi insanın Tanrı tarafından ve Tanrı’nın suretinde yaratıldığını belirten Kutsal Kitap görüşü ile başlarsa insanın saygınlığı için bir temeli var olur.[3]

Rönesans’ın ürünlerinden birisi olan hümanizm (Türkçe karşılığı ‘insan-merkezcillik’) bile insan odaklı bir görüş olmakla birlikte, bunun nedeni konusunda sağlam bir dayanak noktası gösterememiştir. Kutsal Kitap yukarısı ve aşağısı arasındaki ilişkiyi ya da başka bir ifadeyle köprüyü doğru bir şekilde kurarak bize bu konuda tutarlı olan tek gerçek yanıtı sunmaktadır. İnsan yaşamının bir değeri ve anlamı vardır. Çünkü insan Tanrı tarafından ve Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Bu değer de insanı yaratan ve ona kendi suretini veren Tanrı’dan gelmektedir. Bu değerin farkına vardığımızda, ister sokakta aç muhtaç olan bir kişiye, ister köprüde intihar etmek isteyen bir kişiye, istersek de yakın çevremizden bir kişiye bakalım bu ortak değeri fark ederiz. İşte bu değer de insanı insan yapan ve diğer tüm canlılardan ayıran Tanrı suretidir. Bu açıdan insan harika bir yaratıktır. Sadece dünyanın en popüler, gösterişli ve ünlü insanları değil; ama tüm insanlar bu sureti taşıdığından insanoğlu diğer tüm canlılardan ayrılmış olarak paha biçilemez bir değere sahiptir. Bu hümanizmin sağlayamadığı insanın gerçek anlamıdır.

İnsanın kimliğine ve yaşamının saygınlığına ilişkin doğru yaklaşım sadece ve sadece yukarısı ve aşağısı arasındaki köprünün yeniden inşası ile mümkündür. Bu köprü kurulduğunda Kutsal Kitap aracılığı ile insanın Tanrı suretinde yaratıldığını bilebiliriz. Bu farkındalık da kendi yaşamına son vermek isteyen bir kişiye olan yaklaşımımızı derinden etkileyecektir.

Yeşua Özçelik

 

Dipnotlar:

[1] Nominalizm ya da Adcılık, kavramların, sözcüklerin, tanımların, tasarımların, hatta konuşulan dillerin gerçek ya da nesnel hiçbir varlığının veya anlamının bulunmadığını öne süren felsefe anlayışı.

[2] Determinizm, belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik evreninin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir.

[3] Francis A. Schaeffer, How Should We Then Live? The Rise and Decline of Western Thought and Culture