Kutsal Kitap ve Tarih Perspektifinden Korona Virüsü

COVID-19’un dünya çapında kamusal yaşamı askıya aldığı bugünlerde, Avusturyalı rahip ve konuşmacı Christian Hofreiter bize “tarihte birçok kez, Hristiyanların yardımlarının; bulaşıcı hastalıkların, toplumsal çalkantıların ve karanlık dönemlerin ortasında göz kamaştırıcı bir şekilde parladığını” hatırlatıyor.

Ülkelerin hepsi olmasa da birçoğu korona virüsü salgınıyla şiddetli bir şekilde sarsılıyor. Örneğin, Avusturya’da okullar ve tüm gerekli olmayan dükkânlar pazartesi günleri kapalı. Restoranlar saat 15:00’den sonra kapanıyor ve kilise hizmeti de dâhil olmak üzere tüm kamusal yaşam askıya alınıyor. İtalya, İsviçre, Fransa ve İspanya enfeksiyonlar açısından daha kötü durumda. İtalya’daki hastaneler kırılma noktasında ve doktorlar hangi hastayı kurtaracaklarına ve kimlerin ölmesine izin vereceklerine karar vermek zorunda kalıyorlar, çünkü yeterli üniteye sahip değiller. ABD’de birçok eyalette de durum buna benzer ilerliyor. Peki, bu zamanlarda değilse, ne zaman kilise yükselmeye ve parlamaya çağrılır?

Korona virüsü: Komşumuzu Sevmek ve İncil’de Karantina

Eski Ahit’te bulaşıcı hastalıklardan mustarip olanlar için çok katı karantina düzenlemeleri okuyoruz (bkz. Levililer 13). Yani, Hristiyanların tüm sosyal temasları büyük ölçüde azaltmak için hükümete ve tıbbi tavsiyelere uyması, bir inançsızlık ifadesi değildir (sanki Tanrı bizi koruyacak veya iyileştirecek güce sahip değil mi düşüncesine göre). Aksine, bir bilgelik ve özellikle de komşu sevgisinin bir ifadesidir. Denklem basit ve nettir: Viral enfeksiyon oranı ne kadar düz ilerlerse, ölecek savunmasız insan sayısı o kadar az olur. Bu sonuca katkıda bulunabileceğimiz her yerde, bunu yapmalıyız!

Hristiyanlar, Salgın Hastalıklar ve Canlanma

Bilgelik, dayanışma ve komşu sevgisi, mevcut salgını mümkün olduğunca kontrol altına almaya katılmamızı sağlasa da, tarihte birçok kez, Hristiyan yardımlarının ışığının, bulaşıcı hastalıklar ve toplumsal ayaklanma gibi karanlık zamanlarda göz kamaştırıcı bir şekilde parıldadığını hatırlayabiliriz. Aslında, Hristiyanlar güvenlikleri için kaçma ve kendilerini başkalarının acılarından soyutlama dürtülerinin üstesinden geldiler:

“165’te bir veba, güçlü Roma İmparatorluğu’nu sararak nüfusun üçte birini sildi. Tekrardan 251’de vebadan sadece bir günde 5.000 kişi Roma şehrinde ölüyordu. Veba olanlar ölmek üzereyken aileleri tarafından sokağa terk ediliyordu. İmparatorluk çaresizdi ve imparatorun kendisi bile vebaya yenik düştü. Pagan rahipleri, insanların teselli ve cevap için akın ettikleri tapınaklarından kaçtılar. İnsanlar kendilerine yardım edemeyecek kadar güçsüzdüler. Çiçek hastalığı seni öldürmese bile, açlık, susuzluk ve yalnızlık öldürüyordu. Toplum üzerindeki etkileri felaketti. Ancak vebalar devam ederken Hristiyanlığın tanıklığı doğrulandı ve Hristiyanların sayıları katlanarak arttı. Peki neden? Hristiyanlar, kötülük sorununa entelektüel cevaplarla silahlanmadılar. Acı ve ıstıraptan kaçınmak için doğaüstü bir yeteneğe sahip değildiler. Sahip oldukları tek şey su, yiyecek ve onların varlığıydı. Kısacası, bir Hristiyan’ı tanıdıysanız, istatistiksel olarak hayatta kalma olasılığınız daha yüksekti ve hayatta kalırsanız, size en sevgi dolu, istikrarlı ve sağlıklı bir sosyal ortamı sunan şey kilise oluyordu. Bir imparatorluğu dönüştüren; akıllıca yapılan inanç savunması, stratejik siyasi örgütlenme veya inanç uğruna verilen canlar değildi, sadece sıradan kadın ve erkeklerin, Mesih adına komşuları için yaptıklarını sağlayan basit inançlarıydı.”

İlerleyen zaman içinde, elbette, inanç savunmasının da Roma İmparatorluğu’nun dönüşümünde çok önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Ravi Zacharias bunu güzel bir şekilde açıklıyor: “Sevgi en yüce inanç savunmasıdır. Parçalanmış bir dünyada tüm insanlara ulaşmanın temel bileşenidir. İhtiyaç çok büyük, ama aynı zamanda İsa’nın örneğini takip etmeye ve ihtiyacı karşılamaya istekli olmamız da şart.”[1]

Böyle zamanlarda, biz Hristiyanlar, karşı geldiğimiz ve yargıladığımız birçok şeyden ziyade, komşularımıza karşı cömert ve karşılıksız sevgimizle tanınacak olsak, harika olmaz mıydı?

Korku ile Mücadele Üzerine

Belirsiz zamanlar, toplumsal ayaklanma, yoksulluk, hastalık ve ölüm tehdidi tüm bunlar doğal olarak korkuya yol açar. Bu gibi durumlarda, yapabileceğimiz en iyi şeylerden biri, Tanrı’nın gerçekte ne kadar büyük, ne kadar iyi, ne kadar güçlü, ne kadar kudretli ve ne kadar sadık olduğunu hatırlamaktır. İsa Mesih aracılığıyla her birimiz Tanrı’yı Göksel Babamız olarak tanıyabiliyoruz. Şahsen, böyle durumlarda, ezbere bildiğim, düşündüğüm, dua ettiğim, hissettiğim, kafa yorduğum, kalbimde taşıdığım ve içselleştirdiğim kutsal ayetler üzerine derin düşünmeyi çok yararlı buluyorum. Örneğin, 23. Mezmur. Ezbere biliyor musunuz?

Tanrı’nın içimize ekilen kutsal sözlerini bu dönemde hatırlamaya, tekrarlamaya ve onlarla cesaret bulmaya çok ihtiyacımız var. Kutsal Ruh bizi bu sözlerle dua etmeye, başkalarına sevgi eylemleri sunmaya yöneltsin.

Yazar: Christian Hofreiter

Çeviri: Ali Akın


[1] Stephen Backhouse quoted in Simon Ponsonby’s Loving Mercy: How to Serve a Tender-Hearted Saviour (Oxford: Monarch Books, 2012), 155.