Lütfun Ve Doğanın Yolları

Küçük bir kızken, en sevdiğim oyunlardan birisi saklambaçtı. Mahalleden arkadaşlarımızla toplanır, oyuna başlardık. Hepimize tanıdık gelen o “Neredesin?” haykırışı, bizi bulmaya çalışan ebe rolündeki arkadaşımız uzaklara bakarken sokaklarda yankılanırdı. Evrensel bir oyun olan saklambaç, aslında bir çok kişinin Tanrı arayışına karşı bakışını simgeler. “Neredesin” yakarışı, çağlar boyunca insanoğlunun açıklanamaz gizemlerle dolu bu evrende Tanrı’ya yakarmasıyla duyulur olur. Fakat bu, yalnızca eğlencelik bir oyun değildir. Ateist olan Bertrand Russell’a bir gün, eğer ölümden sonra Tanrı ile karşılaşırsa, O’na ne diyeceği sorulur. O da şu şekilde yanıtlar: “Tanrı, sen bize yeterince kanıt vermedin.” (1)

Tanrı’yı bulmak için yeterince kanıt olduğunu düşünenler Russell’ın söylemini reddederken, Tanrı’ya inanan bir çok kişinin de aynı sorunla uğraştığını hatırlamakta fayda vardır. Bir çok Kutsal Kitap yazarı da Tanrı’yı kendini gizleyen bir varlık olarak tasvir etmiştir. “Ya RAB, neden uzak duruyorsun, sıkıntılı günlerde kendini gizliyorsun?” (Mezmurlar 10:1) Aslında, mezmurcunun kendisi Tanrı’yı dertli yakarışlarına karşı “uyuyor” olmakla suçlar: “Uyan, ya Rab! Niçin uyuyorsun? Kalk! Sonsuza dek terk etme bizi! Niçin yüzünü gizliyorsun? Neden mazlum halimizi, üzerimizdeki baskıyı unutuyorsun?” (Mezmurlar 44:23-24) Suçsuz Eyüp bile Tanrı’nın onu düşman olarak mı gördüğünü merak etmiştir: “Niçin yüzünü gizliyorsun, beni düşman gibi görüyorsun?” (Eyüp 13:24) En derin acısını yaşadığı yerde, İsa’nın kendisi de İsrail’in şairlerinin sözlerini kullanarak haykırır: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?”

Açıkça Tanrı’nın gizliliği hem ateistler hem de teistler için benzer bir sorun oluşturur. Gerçekten de, zaman ve mekanda hareket etmiş olan, an gelince de kolayca erişilebilen bir Tanrı’ya inanç, Tanrı’nın gizliliği deneyimini çok şiddetli ve kafa karıştırıcı kılar.

“Neredesin?” Hayat Ağacı(Tree of Life) filminde en merkezde bulunan sorulardan biri görevini üstlenir. 2011 Cannes Film Festivali’nde en büyük ödülü alan bu film, hem Tanrı’nın şaşılası varlığının, hem de Tanrı’nın aşikar olan yokluğunun yarattığı çelişkiyi filmin konusu olarak işler. Tanrı’nın nerede olduğuna dair sorular bir aile faciası nedeniyle hayatında oluşan krizle mücadele eden yetişkin bir adam tarafından sorulur. Bir çok sinematik görüntü aracılığıyla, “Neredesin?” sorusu trajik olaylar art arda yaşandığında adeta bir nakarat gibi gelmeye başladığından, adam tekrardan hayatını derinlemesine incelemeye koyulur. Yalnızca küçük bir Teksas kasabasında geçen çocukluğuna dair anıları hatırlamasıyla değil, aynı zamanda yaratılışın doğuş ışıklarında, kainatın yüceliği üzerine seyre dalması da bu adamı bir Tanrı arayışına yönlendirir.

Film başladığında, bu adamın annesinin, tabiattaki gibi yalnızca kendi için yaşanılan bir hayata karşılık olarak, lütuf içeren bir yaşamı metheden sesini duyulur. Bir çok kez tekrar edilen “Neredesin?” sorusuna karşı, film Tanrı’nın varlığına lütuf sayesinde ulaşıldığını ima eder. Diğerleri için lütuf dolu yaşamlar sürmek, yaratılmış dünyanın harikalarında ve güzelliklerinde mest olmak ve diğerlerine karşı lütuf dolu bir bağışlama sunarak yaşama devam etmek… Şimdi ise bir yetişkin olan Jack, Tanrı’nın nerede olduğuna dair bir kanıt anlamında, bu lütuf dolu yaşamı hatırlar. Annesinin sürdürdüğü merhametli yaşam ve erkek kardeşinin onu acımasızca bir silahla elinden vurmasına karşın genç Jack’e gösterdiği bağışlama, Tanrı’nın saklandığı yeri bulması için ona ilk ip uçlarını verir. Jack hatırlar: “Kardeşim, anneciğim, beni sizin kapınıza yönlendirenler bunlardı.” Bu lütufla dolu insan ilişkilerinde, kapı Tanrı’nın bulunduğu yere açılmaktadır.

Bu merhamet dolu yol, Jack’in hayatının kontrolünü almak için yarışan ve mücadele veren doğanın yoluyla zıtlık oluşturur. Doğa, kuvvetli bir şekilde ilerlemeye çalışır; dünyasal başarı, servet ve güç için pençelerini kullanan da bu açgözlü doğadır. Bu, her bir insan tarafından sürdürülen bir savaştır, ve film de bu yolun Tanrı’dan uzaklaştıran bir yol olduğunu öne sürer; aslında bizi Tanrı’nın lütfundan ve Tanrı’nın varlığından saklayan da bu yoldur.

Aslında, saklambaç oyunu tek taraflı oynanan bir oyun değildir. Film, Eyüp kitabından bir alıntı ile başlar: “Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin?… Sabah yıldızları birlikte şarkı söylerken, ilahi varlıklar sevinçle çığrışırken?” Yönetmen, izleyicileri filmin görüntüleriyle birlikte tüm bu temellerin sinematik bir kaleydoskopu gibi – tek hücreli bir organizmadan diğer galaksilere kadar – Tanrı’nın evreni meydana getirirken lütufkar eliyle yaptığı her bir dokunuşu görmeye davet eder. Zamanın başlangıcından, buna zıt olarak 1950’lerde Teksas, Waco’da yaşamış bu önemsiz gibi görünen aileye kadar, film Tanrı’nın varlığıyla parıldar. Filmin de belirttiği gibi, bizler doğanın bizi sürüklediği ve bir kişinin görüşünü yalnızca kendi çıkarlarıyla sınırladığı bu yolda yenik düşeriz; doğaya hayır diyemeyız. Fakat Tanrı’nın görkemli lütfu bizi yine de sarıp sarmalar. Bazen oldukça aşikar dursa da, bazen de hemen göze çarpmasa da Tanrı’nın merhametli varlığı bizi bu dünyaya ve birbirimizle ilişkiye çağırır. Filmin baş karakteri Jack, gizlemeye çalıştığı kendi istekleriyle mücadele verirken, hatırlar: “Sen her zaman beni aradın.” Sen her zaman bizleri ararsın, biz ise insanlar olarak dünyanın kuruluşundan beri saklambaç oynarız.

(1) Dr. Paul K. Moser’in kitapçığında değinilmiştir, Why Isn’t God More Obvious: Finding the God who Hides and Seeks (Norcross, GA: RZIM, 2000), 1.

Yazı: Margaret Manning Shull