Ne Farkımız Kalır?

“Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri* de öyle yapmıyor mu? Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu? Bu nedenle, göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun.”” Matta 5:46-48

İsa’nın dağdaki meşhur vaazı ve daha birçok öğretisi her ne açıdan değerlendirilirse değerlendirilsin, ister idealist, ister felsefi açıdan, en yalın haliyle insani erdemler içerisinde benzeri olmayan bir yerde kendine yer bulur. Fakat O’na inanlar için daha özel bir anlam taşır. Çünkü inanan, düşünce ve yaşam şekliyle O’na teslim edilmiş bir hayatı yaşamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük bir din kuralları serisi değildir. İnananın en sevdiği dostuyla, değerli arkadaşıyla, saygıdeğer babasıyla yaşamayı düşlediği kopmaz ilişkinin doğası gereği var olan ve Tanrı tarafından eyleme dönüşen sevginin kendisidir.

Tam da bu noktada yukarıdaki ayetlere yeniden baktığımızda ve kendimizi orada hiçbir ayrım yapmaksızın, düşmanımız da dahil olmak üzere, aslında herkesi sevemezken gördüğümüzde, ne hissederiz? Kendimize tamamen yabancılaşıp, bu ayete baktığımızda İsa ve kendimizi nasıl bir ilişki içinde buluruz? O’nun bize bakarken gördüğü resim ve bu resimden çıkaracağı yorum nasıl gelir kulağımıza? Vergi görevlisi ve putpereset olmaya razı mı oluruz, sırf biz yüreğimizde zorlanıyoruz diye… Aslında O’nun tarif ettiği bu sevgiyi taşımadığımızı görmek, kendi kendimize biçtiğimiz değeri görmek açısından da şok edici bir farkındalık yaratır. Kendimize tanrıtanımaz bir sıfat yakıştırmak, Tanrı’yla geçirdiğimiz yaşamı bu kişilikte sürdürmeye devam etmeye çalışmak, birbiriyle asla örtüşmeyecek bir utanca sürükler bizi. Kim olduğumuzu unutarak sürdüğümüz yaşam, nihayetinde yine bir taşa takılır. Sorun, bu ilişkiyi sürdürürken yapamadıklarımız değil, bu yapamadıklarımızdan tamamen özgür olduğumuzu anlamamaktan gelir. Özgürlük bizi kendi zorunluluklarımızdan ve bize şimdiye kadar “doğru” olarak yüklenenlerden kurtarır. Bu özgürlüğün mihenk taşı da sevgidir. Hani şu en yakınımızdakine bile beslemekten imtina ettiğimiz sevgi. Hani İsa’nın Matta 5:22-23’de bahsettiği adaktan önce gelen sevgi… İsa’nın çarmıhta uğruna bedel ödediği sevgi… Buna rağmen bizim verirken kendimizi Kafdağı’nda gördüğümüz, diğer bir yandan da içini boşalttığımız sevgi…

Bu kadar kötü bir manzaranın içinde en olağanüstü görüntü ise bize bu “yükleri” hafifletmekte yardımcı olmak için yanı başımızda bekleyen Rab’bin varlığıdır. Her sabah başucumuzda bizimle birlikte yeni güne başlarken, gerekli değişimi yapabilmemiz için bizi kucaklamaya hazır olan varlığı… Hiç yorulmadan bize ellerini uzatmaktan vazgeçmeyen varlığı… Yaklaşan yeni yıl da, bu kucaklamaya hazır bir yüreklerimizle ellerimizi O’na yeniden ve yeniden uzatmaktan yorulmadığımız, Tanrı’nın bizde yansıyan ışığını, üzerine kendi bencil tutkularımızı öreterek söndürmediğimiz, O’nun bizi kucaklamasına ve gerçekten O’nun bizde gördüğü değere taşımasına izin verdiğimiz bir yıl olsun. İyi seneler…

Yazar: Serda Ayık Sez