Nefretin Panzehri


Gerçek Sevgi

Kedimi seviyorum; kitaplarımı seviyorum; İskender kebabı seviyorum; ailemi seviyorum… Acaba her bir cümlede kullandığım sevgi ifadesi aynı şeyi mi temsil ediyor? Kıyaslamanın ardından gelen bu soru beni gerçek sevginin ne anlama geldiğini daha yakından düşünmeye sevk etti.

Sevgi denilince neyi kastediyoruz? Sevgi sadece fiziksel bir dürtü mü? Sadece salgıladığımız bir tür hormon mu? Aslında eğer insanın doğasına dair benimsediğimiz dünya görüşü materyalist ya da katı bir fizikalist yaklaşım ise –yani indirgemeci bir anlayışla insan doğasını tümüyle fiziksel süreçlere indirgiyorsak– o zaman doğal olarak böyle bir anlayıştan –yani sevginin sadece bir tür fiziksel tepkime ya da reaksiyonel bir his olmasından– kaçınmamız mümkün gözükmüyor. Fakat böyle bir tanım sevginin doğası ile ilgili gerçeği doğru bir şekilde yansıtıyor mu?[1] Bugünlerde dinlediğim bir öykü bu konuda beni daha çok düşündürdü. Bu nedenle meseleye biraz olsun derinlik kazandırmak için burada paylaşmak isterim:

Bir gün bir kişi büyük bir hazla balık yiyen bir gencin yanına yaklaşır ve şöyle der: “Hey delikanlı neden o balığı yiyorsun?” Genç, “Çünkü balığı seviyorum” der. Adam, “Ah, tabi seversin balığı. Bu yüzden onu sudan çıkarıp öldürdün ve kızarttın. Bana “balık seviyorum” deme. Sen kendini sevdiğin için balığı sudan çıkarıp pişiriyorsun ve tadı hoşuna gidiyor.”

Genelde bizler de sevgi hakkında düşündüğümüzde ya da birisini sevdiğimizi söylediğimizde kastettiğimiz gencin balığı sevmesiyle benzer bir sevgi anlayışı olmuyor mu? Aslında kastettiğimiz sevmekten ziyade bizde yarattığı duyguya istinaden hoşlanma fikridir. Hikâyedeki gencin balığı değil, balık yemenin kendisinden gelen hazdan bahsettiği gibi günümüzde de insanlar sevmekle kendilerinde meydana gelen fiziksel bir dürtüden, hazdan ve hoşnutluktan bahsetmektedirler.

Aslında günümüzde sevmek ifadesi en çok insanların âşık olduklarını dile getirdiklerinde kullanılıyor gibi görünmektedir. İngilizce’de “fall in love” (aşka düşmek) diye bir tabir vardır. Ünlü bir Hristiyan ilahiyatçısı olan R. C. Sproul bu konuda şöyle der: “Günümüz kültüründe âşık olmak/sevmek kaçınılmaz olarak, irademizin dışında başımıza gelen bir şey olarak anlaşılır.”

Sproul’un işaret ettiği gibi sevmek sanki fiziksel bir dürtü gibi istemsiz ve tamamen kaçınılamaz bir şekilde başımıza gelen bir durum olarak görülür. Bu açıdan bakıldığında İsa Mesih’in “düşmanlarınızı sevin” sözü birçok kişi için anlaşılmaz ve akıl dışı gözükür. Fakat böyle bir algı tümüyle sevginin, bahsettiğimiz çok yüzeysel ve yetersiz tanımından dolayı, fiziksel bir reaksiyon olarak anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Buna karşın aslında Kutsal Kitap’a göre sevginin gerçek tanımı fiziksel bir tepkiden ve durumlar karşısındaki anlık ve geçici sahip olduğumuz bir histen çok ötesidir. Gerçek sevgi, kişinin tamamıyla bilincinde olarak verdiği bir karar, yaptığı bir seçim ve arkasından bu seçimi eyleme dökmesidir. Yani bir kişiyi sevebilmek için illa onda iyi bir özellik, nitelik vs. aramamız gerekmez. Biz sevmeyi seçtiğimiz için seviyor oluruz.

Tanrı’nın Kötü Olana Bakışı

Gerçek sevginin doğası hakkında konuşmaya başlamışken kötü kişiye yönelik Tanrı’nın sevgisi hakkında konuşmak önemlidir. İnsan olarak genellikle ilk tepkimiz “kötü” olarak nitelendirdiğimiz, yaşamlarıyla eylemleriyle bunu da adeta hayatımıza, hafızamıza kazıyan, insanların kurtuluşsuz infazıdır. Ne olursa olsun hala bu dünyadayken onların acı ve kendi kötülükleri içinde bir şekilde kıvrandıklarını görmek isteriz. Zaman zaman bunu kendi irademizle intikam şekline dönüştürürüz, zaman zaman da tanrısal yargının gelmesi için dua ederiz, yani aslında daha çok beddua ederiz. Çünkü Tanrı’nın bu anlamda neden hala kötülerin de üzerine güneşini, yağmurunu esirgemediği[2] konusunu anlamakta zorluk çekeriz. Bu aslında belki de bu dünyadaki acıların devam etmesiyle ilgili yaşadığımız öfkeyi, hayal kırıklığını, çaresizliği de içinde barındırır.

İnsani bakış açımız, Tanrı’nın sabrı ile insani adaletimiz Tanrı’nın yargısı ile çakışır. Elbette kötülüğün nihai bir yargısı olacaktır; ama hala bu dünyadayken Tanrı herkes için bir fırsat yaratmak ister. Çünkü tüm kötü geçmişi silmeye hazırdır Tanrı. Bunu için yarattığı insana adeta yalvarır.

“Varlığım hakkı için diyor Egemen RAB, ben kötü kişinin ölümünden sevinç duymam, ancak kötü kişinin kötü yollarından dönüp yaşamasından sevinç duyarım. Dönün! Kötü yollarınızdan dönün! Niçin ölesiniz, ey İsrail halkı!”[3]

İşte tam da bu yüzden sevmek, düşman olarak gördüğümüz kişileri de içine alarak, Tanrı’da yeniden anlam kazanır ya da bir başka deyişle gerçek anlamını bulur.

Düşmanımızı Sevmek

Özellikle nefret söyleminin zaman zaman kendisini gösterdiği dönemlerde “Peki, tamam sevelim ama neden bize düşmanca davranan bir kişiyi sevmeliyiz?” diye düşünebiliriz. Fakat benim gördüğüm şey şu ki sevgisizliğin çaresi ya da en güçlü ilacı başka bir sevgisizlik değil, sevgi eylemidir. Aynı şekilde düşmanlığın çözümü de başka bir düşmanca tavır değil, aksine sevmektir. Bu nedenle İncil bize “kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilikle yen” demektedir. Çünkü kötülüğün, nefretin ve nefret söyleminin ilacı ve çaresi iyilik ve sevgidir. 

Kutsal Kitap, öncelikle Tanrı’nın bu şekilde davrandığını yani kötülüğe karşılık iyilik ve sevgi ile karşılık verdiğini söylemektedir. Kutsal Kitap, Tanrı’nın yasasını çiğnemesinden ötürü insanı O’nun düşmanı olarak tasvir eder.[4] Buna karşın biz Tanrı’nın düşmanları iken O’nun bizi sevdiğini söyler.[5] Tanrı’nın kendisi dünyadaki kötülüğe ve nefrete karşılık kendi sevgisini göstermiş ve biricik Oğlu’nu göndermiştir.[6] Tanrı, kendisini sevenlerin de aynı karaktere ve tavra sahip olmasını ister. Aslında Tanrı’nın insan için tasarısı budur.

Fakat tabii ki her birimiz fark etmişizdir ki kendi başımıza bunu yapamıyor, düşmanımızı sevemiyoruz. Peki, nasıl olacak? Bunun için kesinlikle çok güçlü bir iradeye sahip olmak gerekir ve öyle gözükmektedir ki insan kendi başına böyle bir kapasiteye sahip değildir. Bu nedenle Kutsal Kitap insanın yeniden doğması, yeni bir yüreğe sahip olmasından bahseder.[7] Bu İsa’ya iman eden herkes için Tanrı’nın yaptığı bir şeydir. Tanrı, her bir Hristiyan’dan düşmanını sevmesini beklerken bunu kendi başlarına yapamayacağını bilir. Bunun için bize Yardımcı[8] yani kendi Ruhunu göndermiştir.

Tanrı’nın kendisini sevenler için tasarısı budur: sevmek. Bu nedenle İsa Kutsal Yasa’daki en önemli buyruktan bahsederken ilkin Tanrı’yı sevmemiz gerektiğini söyledikten hemen sonra bu buyruğa benzer olan ikincisini eklemektedir: komşumuzu sevmek. Buradaki komşu ifadesi anlamı açısından herkesi kapsamaktadır. Öyle ki bize düşman olanlar bile bu tanımın içerisine girmektedir. Bu sıra dışı bir şeydir. Fakat bu, nefretin en güçlü panzehridir.  

Yazarlar: Yeşua Özçelik & Serda Ayık Sez


Dipnotlar

[1] Bu meseleye girmeyeceğim fakat şunu söylemem gerekir ki eğer hayatımız böyle olsaydı tüm yaşamımız bir illüzyondan öteye geçmezdi. O zaman mutluluklar ve mutsuzluklar arasındaki o keskin ayrım bir anda yok oluverirdi.

[2] Matta 5:45

[3] Hezekiel 33:11

[4] Romalılar 5:10; Koloseliler 1:21

[5] Romalılar 5:8

[6] Yuhanna 3:16

[7] Yuhanna 3:3,5; Hezekiel 36:26

[8] Yuhanna 14:16, 26.