Öğretmen Mesih

Marta’nın Meryem adındaki kız kardeşi, Rab’bin ayakları dibine oturmuş O’nun konuşmasını dinliyordu. Marta ise işlerinin çokluğundan ötürü telaş içindeydi. İsa’nın yanına gelerek, “Ya Rab” dedi, “Kardeşimin beni hizmet işlerinde yalnız bırakmasına aldırmıyor musun? Ona söyle de bana yardım etsin.” 

(Luka 10:39-40)

Lisede en sevdiğim ders edebiyattı. Edebiyat öğretmenimiz ise bu derse olan düşkünlüğümü daha da pekiştirirdi. Hatta sınıfta edebiyatla alakası olmayanlar bile bir şekilde o derste aktif olurlardı. Sadece bir öğretmen olarak değil; ama şair, müzisyen, bestekâr olarak da bilgisini, sanatçı hassasiyetini mutlaka hissettirir ve kendine hayran bırakırdı. Onun derslerini iple çeker, dersler hiç bitmesin isterdim. Kendi sınıf derslerim bana o kadar yetersiz gelirdi ki başka sınıflardaki derslerine de katılabilmeyi diler, teneffüslerde yanına gidip konuşabilmenin yollarını arardım. Yani o hep anlatsın ve ben de hep dinleyeyim isterdim.

Yukarıdaki ayeti her okuduğumda ise Marta’nın neden Meryem’in ev içindeki koşturmalarına aldırış etmediğini çok iyi anlayabiliyorum. Büyük bir hayranlıkla İsa’nın dizinin dibinde oturarak O’nun öğretmenden öte kimliğini çoktan kabul edişini sade, küçük dünyamda deneyimlediğim, kısacık bir edebiyat dersinin ve sadece bir insanın bilgisine duyduğum hayranlığın etkisini düşündüğümde bile bunu görmek zor olmuyor benim için…

Her şeyden önce tüm yaşamımız boyunca temelde öğrenci olarak ilişki kuracağımız ve ihtiyaç duyacağımız İsa, tam da buna uygun şekilde kendi sınıflarını oluşturdu. Tıpkı bu ayette olduğu gibi bazen küçük ev gruplarına, bazen de açık alanlarda daha büyük topluluklara seslendi. Fakat her zaman dinleyicisinin ilgisini çekmeyi başardı. Öğretmek için kimi zaman hikâyeleri kullandı. Bazen hemen ardından o hikâyelerin ne anlama geldiğini açıkladı. Uyardı, vaatler verdi, görevlendirdi ve her zaman gerçeğe hizmet etti. Hiç kimseyi ayırmadı. Üstüne üstlük daha çok ezilmişin, ötekileştirilmişin, yalnızın yanında oldu.

Mucizeleri ile de öğretti, bağışlarken öğüt de verdi. Kimi zaman bir hastaya, kimi zaman bir köre, kimi zaman taşlanana, kimi zaman da dilenmeye mecbur bırakılana elini uzattı. Bir insanın ihtiyaç duyacağı en temel besinlerin listesini yeniden yaptı. Ölümsüzlüğün formülünü bulmak isteyene bambaşka bir yaşamın yolunu çizdi.

Konuşan taraf her zaman o olmadı üstelik. Soru-cevap tekniğini kullandı. Çünkü iletişime ve etkileşime önem verdi. Her zaman ilgiliyi canlı tutmayı başardı ve böylece söylediklerinin önemini gözden kaçırmak mümkün olmadı. Neden-sonuç ilişkisi kurarak karşısındaki kişilerin de aslında neyi bilip neyi bilmediklerini fark etmelerini sağladı.

İnsanlar çocukları O’ndan uzaklaştırmaya çalışırken O aksine onlarla özenle ilgilendi. Kendisine düşman olanlara yüzünü çevirmedi. Bilgiyi kötülük için kullanmaya hazır olanlara öğretmekten vazgeçmedi. Kimin neye ihtiyacı varsa ona göre seviyesini belirledi. Herkese anlayabileceği düzeyden ya da dilden konuştu. Kendi örnek hayatıyla mükemmel insanın portresini çizdi. Sözle değil; ama eylemle de bunu insanların zihnine kazıdı

Meryem İsa’nın dizinin dibinde otururken, hali hazırda onunla geçirebileceği zamanı varken, O’ndan ne kadar şey öğrense o kadar değerliydi. O’ndan ne kadar çok şey duysa o kadar zenginleşecekti hayatı. Sakinliği, bilgeliği, sevecenliği, ilgisi ile O’na hayran olmaması, gözünün O’ndan başka birini ya da bir şeyi görebilmesi mümkün değildi. Yüreği O’nun söylediği ya da söyleyeceği her şeye aç ve heyecanla çarpıyordu. Çünkü tam yanı başında oturan Öğretmen, sadece dünyanın değil; ama tüm evrenin yaratıcısıydı.

 Rab ona şu karşılığı verdi: “Marta, Marta, sen çok şey için kaygılanıp telaşlanıyorsun. Oysa gerekli olan tek bir şey vardır. Meryem iyi olanı seçti ve bu kendisinden alınmayacak.” 

(Luka 10:41-42)

Serda Ayık Sez