Sevgi, Yaşam ve Ötesi I.Bölüm

Oliver Sack adında bir psikoloğun, “Uyanışlar” adında bir kitabı vardır ve insanın durumunu şu şekilde anlatır:

“İnsanlar olarak hepimizin içinde sezgisel bir duygu vardır. Bu duyguya göre de bir zamanlar biz iyiydik, her şey yolundaydı ve huzurluyduk diye hissediyoruz. Bu dünyada kedimizi evimizde hissediyorduk ve varlığımız konusunda rahattık, iyiydik. Ama bir şekilde bir zamanların bu masum, mutlu halini yitirdik ve şu anda bulunduğumuz bu hastalıklı, acı dolu duruma düştük. Şimdi de hayatımızın geri kalanını kaybettiğimiz bu şeyi arayarak geçiriyoruz.”

Bir başka değişle insanlar olarak hayatımızı en mutlu şekilde yaşamaya çalışıyoruz ve bizi tatmin edecek şeyi arıyoruz. Genelde bu aradığımız derin tatmin duygusuna da biz sevgi diyoruz. Televizyonda, dergilerde, filmlerde, kitaplarda hepsinde romantik bir sevgi görüyoruz. Özellikle de bugünlerde. Başkasıyla yaşadığımız romantik sevgi dolu bir ilişki bizim nihai amacımız, hayatımızın amacı haline getiriliyor neredeyse.  Bir şekilde bu romantik sevgi bir kişinin hayatında yoksa toplum ona yetersizmiş, bir şey eksikmiş gibi hissettiriyor. Böyle romantik bir sevgiye sahip olan insan bile yine de daha derin bir sevgi, daha derin bir şeyi aramaya devam ediyor ve hiçbir şey o derinlerdeki arzuyu ve özlemi gidermeye yeterli olmuyor.  

Şöyle bir hikâye vardır: Kadın sahilde yürürken ayağı bir lambaya takılır. Kadın lambayı alır eliyle ovalar ve içinden bir cin çıkar. Kadın bakar ve der ki “A harika şimdi benim üç dilek hakkım var değil mi?” Cin şöyle yanıt verir “Kusura bakma, enflasyondan, 3. Dünya ülkelerinin durumundan ötürü sadece bir dilek hakkın var. Ne dileyeceksin?” Kadın hiç duraksamadan bir harita çıkartır ve Orta Doğuyu işaret eder. “Burada gördüğün ülkeler var ya, bunların birbirleriyle savaşmayı bırakmalarını istiyorum.” Cin haritaya bakar ve der ki “Tamam iyiyim, ama o kadar da iyi değilim. Başka bir şey iste benden.” Kadın biraz düşünür ve “Ben şu ana kadar mükemmel adamı hiçbir zaman bulamadım. Hem düşünceli olacak, hem eğlenceli, yemek yapacak, temizlikte yardım edecek, yakışıklı ve annemle iyi anlaşan, bütün gün maç izlemeyen, bana sadık olan… Ben bunu diliyorum senden, mükemmel eşi istiyorum.” Cin içini çeker ve der ki “Şu haritayı bana geri ver de ben bir daha bakayım.”

İnsanlar olarak yüreğimizde bu derin özlemi tatmin edecek şeyi ararız. Yazar Bernard Levin şöyle diyor “Mesele şu soruya geliyor: ben ölmeden önce niye doğduğumu keşfedebilecek miyim?”  Niye doğduğumu niye bilmem gerekiyor? Çünkü bunun sadece bir kazadan ibaret olduğuna inanamıyorum. Eğer benim doğumum bir kaza değildiyse, o zaman bir anlamı olmalı. Yüzyıllar önce Vaiz adlı kitabın yazarı yine benzer bir şeyler söyledi. “O her şeyi zamanında güzel yaptı. İnsanın yüreğine sonsuzluk kavramını koydu.”[1]

Eminim hepimiz bu tür cümlelerde kendimizi buluyoruz. Sevgi için, bir anlam için olan bu özlemimizi, arayışımızı biliyoruz. Peki, biz gerçekten ilahi sevgiyi arıyor muyuz? Bunda şöyle bir ironi var. Kutsal Kitap arayıştan, aramaktan bahsettiğinde arayan kişi aslında Tanrı’nın kendisi. Tanrı evinde parasını kaybetmiş bir kadına benzetiliyor. Kadın o parayı bulana kadar vazgeçmiyor, evin altını üstüne getiriyor. Biz nasıl insanlar olarak yaşamımıza anlam katacak o sevgiyi arıyorsak, aslında Tanrı da bizi arıyor. Sevgi hakkında düşünürken üç şey önermek istiyorum. İlk olarak bizim sevgi konusundaki arayışımızın gerçeklikle bir bağlantısının olması gerekir. İkinci olarak sevgi konusundaki arayışımız, insanlık olarak içinde bulunduğumuz durumla ilişkili olmalı, buna bir cevap vermelidir. Üçüncü olarak da sevgi arayışımızın kişisel bir anlamı olması gerekir.

Öncelikle sevgi arayışımızın gerçeklikle olan ilişkisine bakalım. Bu sevginin bir anlamı olacaksa, bunun bu dünyada, bu gerçek dünyada bir anlamı, bir yeri olması gerekir. Eğer gerçek değilse, bir kandırmaca, bir hayaldir. Bir fantezi ya da uyuşturucudan dolayı kendimizi bulduğumuz hayal hali bir anlık sevinç verebilir bize. Ama önünde sonunda her şey etrafımızda yıkılır. Gerçek sevgi, gerçeklikten bir kaçış olamaz.

Zihinsel olarak hasta olan bir adamın öyküsü anlatılır. Adam ölmüş olduğunu düşünmektedir. Terapisti türlü yollarla onu hayatta olduğuna ikna etmeye çalışsa da o hala ölü olduğuna inanır. Bu inanış da elbette kişide yıkıcı davranışlara sebep olmaktadır. Psikoloğu felsefi yollarla anlatmaya çalışır ve adamı oturtup, “Decart, düşünüyorum öyleyse varım dedi. Sen de düşünüyorsun, demek ki yaşıyorsun.” Adam yine ikna olmaz ve hala ölü olduğuna inanmaya devam eder. İlaçlarla tedaviyi dener doktor. Tıp kitaplarında yaşayan bir insanın sistemini gösterir. “Bak yaşayan bir insanın içinde kan dolaşımı vardır, kan pompalanır.” diyerek kulağına stetoskopu takar “ Bak kalbin atıyor, bunu duyabiliyorsun” der, ama adam hala ölü olduğuna inanır.

Terapisti bu sefer bir gününü videoya çeker ve adama göstererek “Bak sen yaşıyorsun ve gün boyu bunları yapıyorsun” der. Adam bütün olanları izler. Nasıl nefes aldığını, nasıl yemek yediğini, nasıl uyuduğunu ama hala ikna olmaz ve ölü olduğuna inanır. Sonunda doktor onu ölü insanların kanının akmadığına ikna eder. Adam da “Tamam” der “Ölmüş bir insanın kanı akmaz.” Terapisti hemen bir iğne alıp adamın parmağına batırır ve adamın parmağı kanar. Parmağı kanarken adam birden ayağa kalkar ve bağırmaya başlar, çünkü şok olmuştur. “Demek ki ölü insanlar da kanayabiliyormuş” diye haykırır.

Adam bir hayal dünyasında yaşıyordu ve gerçeklikle hiçbir bağlantısı yoktu. Ben size sevgiyi biliyorum dersem ve bu gerçek değilse bunun hiçbir anlamı olmaz. Kendimi kandırıyorumdur. Herhangi birisi bize ilahi sevgiyi gösterdiğini iddia edebilir. Ama İsa bu iddiasını tarihle doğrular. Tanrı olduğunu ve bu dünyada Tanrı’nın sevgisini gösterdiğini iddia eder. Bunu zaman, gerçeklik ve tarih içinde yapar. Tanrı sevgiyi, bizim bilebileceğimiz, anlayabileceğimiz ve dokunabileceğimiz şekilde bize gösterir. Bizim doğrulayabileceğimiz ve bunun üzerine sorular sorabileceğimiz şekilde inşa eder. Sevgi arayışımızın gerçeklikle bir bağlantısı olmalıdır ve İsa’ya baktığımızda bu gerçeklik bağlantısını gözlemleyebiliriz.  

Amy Orr-Ewing 14 Şubat 2011 İstanbul Konuşmasından


[1] Vaiz 3:11