Varoluşsal Sancı 1.Bölüm

Ne çok istek. Ne çok özlem. Ve ne çok acı, yüzeye ne kadar yakın, yalnızca birkaç dakika derinde. Yazgı acısı. Varoluş acısı. Hep orada olan yaşam zarının hemen altında sürekli uğuldayan acı. Ulaşılması bu kadar kolay olan acı. Pek çok şey –basit bir grup alıştırması, birkaç dakikalık derin düşünce, bir sanat yapıtı, bir vaaz, kişisel bir kriz, bir kayıp- bize en derindeki isteklerimizin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini anımsatır: genç kalmak, yaşlanmayı durdurmak, yitirdiğimiz insanların dönmesi, ebedi aşkı bulmak, himaye edilmek, anlam ve önem kazanmak, ölümsüzlüğe kavuşmak. Ne zaman ki bu ulaşılmaz istekler tüm yaşamımıza egemen olur, o zaman yardım almak için aileye, dostlara, dine, bazen de psikoterapistlere yöneliriz.”

Varoluşçu psikoterapist Irvin Yalom “Aşkın Celladı” kitabının önsözünde insanın isteklerini, özlemlerini bu şekilde dile getiriyor. Düşüncelerimizin, yüreklerimizin derinliklerinde Yalom’un tarif ettiği gibi bir “varoluş sancısı” taşıdığı gerçeği, hemen hemen her insanın hayatın anlamını bulma konusunda gösterdiği çabayla doğru orantılı gider. Değerli olma ve kabul edilme isteği insanoğlunun bu arayışında en önemli itici güçlerden ikisidir. Bunlar Maslow’un ünlü ihtiyaç piramidine göre kişinin kendini gerçekleştirme evresinin başlangıç basamaklarıdır. Fakat bu dünyada kendi hayatımızdan ve kararlarımızdan sorumlu olmamız ve nihai yalnızlığımız kaygısal düzlemde yaşamın içindeki olası anlamı da boşaltır. Bu anlamsızlığın içini ise ölüm tek başına doldurur.

Bir yakınımızı kaybettiğimizde, önemli bir hastalığın pençesinden kurtulduğumuzda, ciddi bir kazadan yara almadan çıktığımızda ya da çok daha basit bir kriz atlattığımızda aslında kötülüğün ve ölümün ne kadar da yakın ve herkes kadar bizim de başımıza gelebilir olduğunu görürüz. Belki de hayatı sorgulama, yaşamdan anlam çıkarma, kendimizi yeniden gözden geçirme gibi ciddi bir düşünsel sürece gireriz ve farkındalığımız da o oranda artar. Böylece bize tanınan bu yeni şansla hayatımızı daha iyi değerlendirmek adına paniğe kapılırız.

Elbette kriz anlarına rağmen hayatı boşa alıp, kendimizi gelişine bırakmak, sorgulamadan ve bizi incitmesine izin vermeden bir savunma mekanizması oluşturarak, üzerinde durmadan, olduğu gibi yaşamayı da öğrenmiş olabiliriz. Geçmiş tecrübelerimiz kendimize bir koruma kalkanı oluşturmamız gerektiği üzerinde bizi eğitmiş ve bunun gerekliliğine inandırmış olabilir ve biz de irademizi bu yönde eğiterek kararlılığımızla bu durumu yaşamımıza sabitlemiş olabiliriz.

Her iki durumda da, acıdan korunmak ve ölümle yüzleşmek gerçeği, bizi kendi içimizde taşıdığımız sonsuza dek var olma özlemi ve ölümlülük gerçeği arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak karşımızda durur. Buna her durumda yaşadığımız ebedi yalnızlık da eklenir. Bu yalnızlık etrafımızdaki insanların varlığı ile doğru orantılı değil, sonuç olarak karşı karşıya kaldığımız içsel yalnızlığımız olarak bizimledir. Nihayetinde doğum ve ölüm tek başınadır.

“Ölüme ilişkin korkularını hafifletmek için benimsedikleri özellikle güçlü ve yaygın iki inanç ya da kuruntu dikkatimi çekmişti. Bir güvenlik duygusu yaratan bu inançlardan biri insanın kendi kişisel özelliğine olan inancı, diğeri ise nihai bir kurtarıcının varlığına ilişkin inançtır. Bunlar sabit yanlış inançları temsil etmeleri açısından kuruntu kapsamına girmekle birlikte, burada kuruntu terimini küçük düşürücü anlamda kullanmıyorum: bunlar herhangi bir bilinç düzeyinde hepimizin içinde var olan ve bu öykülerin birkaçında rol oynayan evrensel inançlardır.”

Yalom’un yine aynı kitabın önsözünde ifade ettiği gibi ölüm korkusundan kurtulmak için, kendi özelliğimize duyduğumuz inanca ya da tamamen dışarıda bizi bu nihai yalnızlıktan kurtaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç duymayız. Bu ihtiyaçlar “sabit yanlış inançlar olarak”, “kuruntu” şeklinde ve hepimizde aynı sonuca ulaşarak kendini var edebilir. Fakat bu Yalom’un öne sürdüğü gibi hepimizin otomatik olarak bir kaçış yolu bulma öyküsü değil, aslında ilk yaratılış hikayemize uygun olarak hepimizin içinde var olan sonsuzluk özlemidir.

“İnsan ya kahramanca bir kendine güvenle özerkliğini vurgular ya da üstün bir güçle kaynaşma yoluyla güvenlik arar: yani belirir veya birleşir, ayrılır veya içine gömer. Ya kendi kendinin ana babası olur ya da ebedi çocuk olarak kalır.”

Yalom, insanın Adem’den bu yana yaşadığı ikilemi hem felsefi hem de psikolojik tanımını yapar. Dikkat edilmesi gereken konu, buradaki psikolojik tanımın, insanın kendi hayatının tanrısı olma yolundaki başarısızlığının tanımı olduğunu bilmektir. Yani kendine ait olmayan bir elbiseyi giyerek, sonrasında yeniden bu elbiseden kurtulup gerçek giysilerine kavuşmayı bekleyen bir yeni doğan haline dönüşmüştür insan. İlk yaratılışta yaptığı cüretkar seçim, şimdi önünde ödemek zorunda olduğu büyük bir fatura olarak durmaktadır. Bu faturanın bedeli ise maalesef ölümdür.

Serda Ayık SEZ

Varoluşsal Sancı 2.Bölüm