Varoluşsal Sancı 2.Bölüm

“Sorumlu kelimesi çeşitli biçimlerde kullanılabilmekle birlikte ben Sartre’ın tanımını tercih ediyorum: sorumlu olmak, -yaratıcısı olmak- demektir, yani her birimiz kendi yaşam planımızın yaratıcısı olmak durumundayız. Her şey olma özgürlüğümüz vardır, yalnızca özgür olmama özgürlüğümüz yoktur: Sartre’ın dediği gibi özgürlüğe mahkumuz biz. Aslında bazı filozoflar daha da fazlasını iddia etmektedir: insan aklının yapısı her birimizi, dış gerçekliğin yapısından, zamanın ve uzayın biçimlenişinden bile sorumlu kılar. Kaygı işte burada, kendi kendini yapılandırma fikrinde yatar: bizler belirgin bir yapı arayan yaratıklarız ve altımızda hiçbir şeyin, hiçbir temelin bulunmadığını ima eden bir özgürlük kavramı bizi ürkütür.”

            Bizleri tüm bağlardan kopardığına ve kimi sorumluluklardan kurtardığına inandığımız özgürlüğümüz, aslında hepimiz için birer ayak bağı olarak durmaktadır. Yalom’un “Aşkın Celladı” kitabının ön sözünde Sartre’dan yaptığı alıntı yine bizi hikayenin başına götürür. Tanrı ile arasındaki simbiyotik bağı koparmak, kendi göbeğimi kendim keserim sözüne riayet eden insanın sözde bağımsızlık ilanıdır. Artık ona ihtiyacı olan yaşamı ve güveni sağlayacak plasentadan ayrılmış, yeni dünyasında bağıra bağıra ağlamayı tercih ederek yaşamına devam etmektedir.

“Üçüncü bir veri olan varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki aşılmaz boşluktur, kişiler arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluk. İnsan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır. Bu yalnızlığın diğer iki tür yalnızlıktan, kişilerin arasındaki ve kişinin içindeki yalnızlıktan ayırt edilmesi gerekir.”

Yalom’un varoluşsal yalnızlık olarak tanımladığı, hiç kimse ya da hiçbir şeyle dolmayan boşluk ve aslında dünyaya da yabancılaşmış insanın kimsesizliği, ölüm korkusunun önemli verilerinden biridir. Burada özellikle onun sözcüklerini kullanacak olursak, “derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluk” ancak gerçek sevginin varlığı ile dolabilir. Buna duyulan özlem, hem onu kendi içinde ve başkaları ile birlikteyken hissettiği yalnızlığı açıklar, hem de dünyadan yalıtılmış olmasının kendi günah bedeli olarak karşısında dikildiğini gösterir. Ruh ve kalp gerçekte olması gerektiği yeri bilirken, bedeni bu dünyada hapsolmuş ve kendi deli gömleğini kendi elleriyle giyerek kendi kendini çaresiz bırakmıştır.

            “Bizler anlam arayan yaratıklarız. Biyolojik bakımdan sinir sistemimiz, beynin kendisine gelen uyaranları otomatik olarak belli bir sistem içinde gruplandırması esasına göre düzenlenmiştir. Anlam aynı zamanda bir egemenlik duygusu da sağlar: belli bir örüntüden yoksun, gelişigüzel olayların karşısında kendimizi çaresiz ve şaşkın hissettiğimiz için onları düzene koymaya ve bunu yaparken de onların üzerinde bir denetim duygusu kazanmaya çalışırız. Daha da önemlisi, anlam, değerlerin ve dolayısıyla davranış kurallarının kaynağını oluşturur: bu durumda niçin sorularının (Niçin yaşıyorum?) yanıtı, nasıl sorularına (Nasıl yaşıyorum?) bir yanıt getirir.”

İnsanın varoluşsal açıdan yaşanmamışlığı, geçmişe bakıp yapmaya fırsatı olup da yapmadıklarının, yapmayı düşleyip de fırsat bulamadıklarının pişmanlığını ve üzüntüsünü yaşamak onu ölüm korkusu ile burun buruna gelmesiyle kaygıya bürünür. Ellerinden her an uçup gideceğini düşünmeden yaşadığı o zamana kadar, çok da üstünde durmadan geçip gittiği hayatı, bir anda en değerli hazineye dönüşüverir. Tam da bu noktada; ama umut edilen odur ki aslında daha da öncesinde, hayatın anlamı ve bu hayattaki varlık sebebi daha belirgin sorular olarak karşısına çıkar. Ölüm gerçeği, çoktan sümen altı ettiği korkuyu ayaklarının önüne serer. Adım atmak ve bu andan sonra yola hiçbir şey olmamış gibi devam etmek imkansızdır. Kimi zaman ne yaşadığımızı unutup yine aynı düzende gitmeyi tercih etsek bile, hiçbir şey eskisi gibi değildir artık.

Yukarıdaki sözlerinde insanın o kurtarıcıya neden ihtiyacı olduğunu ve aslında neden biricik olarak tasarlandığını ve bundan dolayı taşıdığı değeri, belki de hiç farkında olmadan Yalom yine kendisi açıklamaktadır. Evet, insan anlam arar. Çünkü hayatı bir anlam üzerine örülmüştür. Bu anlam üzerinde yürümeye ve ilişki kurmaya ihtiyaç duyar. Çünkü ilişkisel de bir varlıktır. Kendisinin özel olduğunu bilmek, bu değerle saygı görmek ister. Tanrı’nın insanı yaratılış planında tasarladığı hali ile böyledir. Tanrı ile böyledir… Bu zamanda günahlı doğası ile artık bozulmuş düzenin bir parçası ve o düzensizliğe dünyayı da katan kişi olarak, şimdi kendini büyük bir kaosun içinde bulmaktadır. Elbette eline verilen tüm yaratılışa hükmetme şansını da kaybederek…

Başa dönecek olursak Yalom her ne kadar her insanın içinde doğal olarak var olduğunu söylediği nihai bir kurtarıcıya olan ihtiyacını “sabit yanlış inançlar” ve “kuruntular” olarak nitelendirmiş olsa da, insan tam da bu yüzden Tanrı’nın yanındaki eski güvenli, değerli ve sevgi dolu yerini arar. Tam da o yere duyduğu ihtiyaçla, şimdi ve burada hayatın anlamını bulma çabasındadır ve bu anlama nasıl değer katacağına dair sorularla boğuşur.

Serda Ayık SEZ

Varoluşsal Sancı 1.Bölüm