Uzayda Hayat yok

Bundan birkaç yıl önceye giderek 2013 yılı yapımı bir filme bakıyoruz bu defa. Yönetmenliğini Alfonso Cuaron’ın yaptığı, başrollerini Sandra Bullock ve George Clooney’in paylaştığı “Yerçekimi”  (Gravity)  filminin beyazperdede inanılmaz bir görsellikle buluştuğunu görüyoruz. Koskoca bir güneş sisteminin içinde, arkanıza tarifsiz bir boşluğu da alarak, Dünyayı seyre dalıyorsunuz bir anda. O devasa küreye bakınca her şeyin soyut bir grafik gibi göründüğü uzayda, yerçekiminin ihtişamına kapılıyorsunuz, her şeyin içinde bulunduğu düzene ve bu düzenin sürekliliğine şaşırarak…

            Fakat film adeta yazılı bir uyarı ile başlıyor.

            Dünyanın 600km üzerinde sıcaklık 126-100 derece arasında değişiyor. Ses iletimi yok, hava basıncı yok. Oksijen yok. Uzayda hayat yok!

         Sanki bu uyarıyı destekler şekilde Rusya’nın kendi uydusunu patlattığı, bu patlamanın parçalarının Hubbel teleskopunu onarmaya çalışan ve aynı zamanda filmin kahramanları olan ekibi gelip bulacağı haberi ile hikâye başlıyor. Nihayetinde ise çarpışmanın etkisinden sebep ekipten sadece iki astronot geriye kalıyor. Astronotlar çarpışmayla birlikte bağlı oldukları teleskoptan ve aynı zamanda da birbirlerinden hızla uzaklaşmaya başlayınca, seyirci de kendini sonsuz boşlukta tepe taklak dönerek savrulan Dr. Ryan ile baş başa buluyor. O durdurulamaz savrulmanın, mide bulandırıcı bir dansa eşlik edişini izliyor saatler gibi gelen saniyeler içinde. Sonunda bu savrulma diğer astronot Matt’in bir şekilde gelip Dr. Rayn’ı yakalamasıyla biraz hafifliyor ve adeta ana rahminde, birbirine göbek bağıyla bağlı ikiz bebekler gibi uzayın sessizliğinde iki kazazede astronot birlikte ilerlemeye başlıyorlar.

Bir kordon yardımıyla Rayn’ı kendine bağlayan Matt, bir umut kendilerine bulacakları oksijeni ya da güvenli yeri onlara sağlayacak bir başka istasyona gidene kadar, adeta tüm enerjisini ekip arkadaşını hayatta tutmak için harcıyor. Oksijeni git gide azalan Rayn’ı, sırf ayık tutabilmek için dikkatini dağıtacağını ve aynı zamanda ona umut vereceğini düşündüğü sorularla uyanık tutmaya çalışıyor yol boyu. Evin nerede, seni bekleyen biri var mı, işten çıkınca ne yaparsın… “Araba sürerim” diyerek geçiştiriyor kısaca doktor; ama tam da bu nokta onun gizlideki yarasını ve belki yaşamdan çoktan vazgeçmiş olma sebebini ışığa çıkarıyor.

 “Bir kızım vardı. 4 yaşındaydı. Okulda kovalamaca oynuyordu. Kaydı, başını çarptı ve her şey bitti. Olabilecek en aptalca şey… Haberi aldığımda direksiyondaydım. O zamandan beri yaptığım şey bu: uyanmak, işe gitmek ve direksiyona geçmek.”

Tam da bu anın tarifinden sonra kamerayla yeniden buluşan Dünya, daha önce kendine hayran bırakan yerçekimini bu sefer adeta düşman olma sebebi gibi seyirciye bir soru işareti olarak fırlatıyor “olabilecek en aptalca şey” yüzünden…  Yeniden devam edebilmek için hiçbir sebebi olmasa da ölümden delicesine korkan Rayn, yaşamının o en kritik anlarında sırf onu yaşatabilmek için kendini feda eden Matt’in ansızın kulağına fısıldadıklarıyla sarsılıyor.

“Dinle beni! Dönmek mi, yoksa burada kalmak mı istiyorsun. Burada olmak güzel biliyorum. Tüm sistemleri kapatabilir, tüm ışıkları söndürebilir ve gözlerini kapatıp herkesi dışarıda bırakabilirsin. Burada sana zarar verebilecek hiç kimse yok. Burası güvenli. Yani devam etmenin anlamı ne? Yaşamanın anlamı ne? Çocuğun öldü! Bundan daha beter ne olabilir?

Ama yine de mesele şimdi yapacağın şey. Gitmeye karar verirsen bu karara uygun davranmalısın. Sırtını yasla ve sürüşün keyfini çıkar. Ayaklarını yere sağlam basıp hayatını yaşamaya başlamalısın.”

Hayatı boyunca dua etmemiş ve dahi dua etmeyi hiç öğrenmemiş Rayn, dönüş sürüşünü tüm korkularına rağmen yapma cesareti kazanmak bir yana, hayatının en anlamlı duasını minicik bir kapsülün içinde Matt’e gönderiyor. Havada asılı kalan gözyaşına rağmen, sevgi ve umutla…

Matt, bu hafta boyunca bitmek bilmez hikâyeni dinlemek zorunda kaldığım için bana bir iyilik yapmanı istiyorum. Çok pis, düğüm düğüm kahverengi saçları olan küçük bir kız göreceksin. Fırçalamayı sevmiyor. Sorun değil. Adı Sarah. Rica etsem ona annesinin kırmızı ayakkabısını bulduğunu söyler misin? Aklı fikri o ayakkabıdaydı Matt. Tam da yatağının altındaydı. Onu benim için kucakla ve öp. Onu özlediğimi söyle. Meleğim olduğunu söyle. Beni çok gururlandırıyor, çok gururlandırıyor. Pes etmediğimi söyle ona. Onu sevdiğimi de söyle Matt. Onu çok sevdiğimi söyle… Bunu benim için yapar mısın? Bunu duyuyor musun?

Dünyanın görkemi ve uzayın sessizliğinde bir insan nefesi. Kalp atışlarının kulak tırmalayan ve git gide ritmi artan sesi… İçinde ve hem de dışında kontrolsüzlüğe teslimiyet. Yine de, ille de tırnaklarını geçire geçire varoluşuna ters düşen her şeye dirençle karşı durma mücadelesi. Zekâ, yetenek ve bilginin insan yaratıcılığıyla buluşması ve bütün bunların belki de filmi özetleyen birkaç cümle olması.

Filmin son dakikaları; filmin ilk dakikalarına meydan okuyor ve insana bahşedilen sevginin amacından, bir dakika sonrasına bile hâkim olamayacağı bir hayatın pamuk ipliğine bağlı kayganlığından, yeniden başlamak için ihtiyaç duyacağı bir anlamdan önce, şu soruyla burun buruna getiriyor seyirciyi: İnsan, neyle yaşar?

“İnsan sadece ekmekle yaşamaz,

Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar.” 

Matta 4:4

Serda Ayık Sez